YALNIZLIK ZİNDANLARINDA BEN…

Bir Ben vardır Ben’den İçeri…
Vicdanın derinliklerinde kaybolmuş, savrulmuş mülteci vicdanım, şalteri kapalı ruhumu sıkarken, soğuk ama meraklı bir ifadeyle süzdü beni…
Ya çok duygusuz ya da duygularını çok derine gömmüş bir insanın ifadesi vardı bende… Benliğimde… Yüreğimde…
Sevgiye dair hiç umudu kalmamış gibiydim sanki ben…
Sevgiye değil, her şeye…
Hayatın anlamını yitirmiş ve bulmak için gerekli olan inancı zayıflamış gibiyim…
Birçok şeye inancımı yitirdiğim için sanki hayatla bir tür oyun oynuyordum…
Ama bu oyunu oynarken çok fazla sıkıldığım ve zorlandığım her halimden belli oluyordu.
Bazen de ben mi hayatla oyun oynuyorum yoksa hayat mı benimle oyun oynuyor? Çözemiyorum… Anlayamıyordum.
Çok gereksiz bir yerde güldükten sonra, yüzüm birden anlamsızlaşıyor, gözlerime karanlık bir hüzün çöküyordu…
Ama ne yapabilirdim ki; bana umudu ve güneşi getireceğini umduğum kişiliğimi sevmiş ve kendime inanmış, güvenmişim işte…
Kendime bakıyordum, mutluymuşum gibi gülümseyişime…
Ağzımdan çıkan o titrek, korkak yanaşma sesime.
Dertlerimi güneşin ışığı ve sıcaklığından saklayan tülün arkasından seyrediyorum kendimi… Buğulu gözlerle… Karanlıklarda…
Kendimi öyle üzgün ve durgun görünce, her yer kararmıştı yüreğimde/benliğimde… Donup kalmıştım. Burnumda kanımın kokusunu hissettim bir an nedense…
Hayatımda hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım.
Caddelere vurdum kendimi… Gidiyordum…
Arabaya binmek istemiyordum.
Yürürsem acım diner sanıyordum, ama ne mümkün…
Bendeki benimin acısı dinmedikçe, ne mümkün…
Her nefes alışımda, her adım atışımda, acım daha da katlanılmaz hale geliyordu…
Kalbim hala yerinde miydi? Onu da bilmiyorum…
Ama kalbim artık bana ait değildi, biliyorum…
Bende ki Ben’e artık söz geçirmem imkânsızdı…
Kendimi düşünüyorum!
Belki benim, kendim için hiçbir anlamım olmayabilir ama benim için sevgi sonucu yalnızlığın ne kadar anlamlı olduğunu çok iyi biliyordum…
Sevgiden uzaklaşıp yalana bulanan bir toplumda; Bu insanlar…
Bu toplum mu öğretecekti bana sevginin ve özgürlüğün anlamını?
Yalnızlık zindanlarımda, karanlığı örten yorgun gecelerimde, uykularım yorgandan kaçıyor…
Sonu gelmez uçsuz bucaksız çölü aşmaya kalkışan, suya muhtaç, sevgiye aç, yalnızlık divanesi Ben’e; içimdeki suskunluk bile artık büyük bir acı/susuzluk veriyordu…
Bu kasvetli ve boğucu çöllerde, şehirlerde; Ne denli kuşatıldığımı, ne denli yalnızlaştığımı anlatıyordur belki de hayalim bana…
Yazılarımda, konuşmalarımda, her yerde bu kanamayı anlatıp duruyorum…
Bugünde itiraf ettim kendime:
Yalnızlığım zindanımdır benim…
Zindanımda elimle yalnızlığıma dokundum.
Avuçlarımla ellerinden tuttum yalnızlığımın…
Öyle bir sıcaklık doldu ki içime, içimde büyüyen ve sadece
bana ait olan kaderimin parçasına aldım yalnızlığımı…
Kıstım gözlerimi… Ve dertlerimin sıcaklığını içime…
Yalnızlığıma… Ben’ime kattım.
Anladım ki; ben kendimi tanımadan, içimde hep gizlice büyüyen kaderimde, yalnızlığa çoktan yer ayırmıştım.
Sarılmak istedim o an, korktum, yapamadım.
Kalktım içimde büyüyen kedere, kaderime sarıldım…
Gece oluyor ve hayat tekrardan donuyor, dertler ise hayallerle coşuyor… Yalnızlık kuduruyor… Özlemler taşıyor ve…
Sonra, tekrardan sabahlar oluyor…
Ve dertler yalnızlık zindanlarında, keder girdabında
boş gözlerle hayata başlıyor…
Öyle ki; Düşler üşümeye, çıplaklar utanmaya,
yalnızlıklar kalabalıklaşmaya başlıyor.
İçimdeki ben: çok iyi biliyor böylesi sabahların onu sevmediğini
ve içimi karartan, kıran, inciten bu insanların arasına çağıran
şehrin sabahlarını benimde sevmediğimi…
Beden elbisesine mecbur ve muhtaç ben;
Çabuk kırılır, incinir, günlerce unutamaz yaşadığı kırılmayı,
belki daha çok içine kapanır.
Çünkü kötülük onun bütün iç dünyasını zedeler, bozar.
Ama İçimdeki yalnızlık zindanlarına mahkûm Ben’e;
incinip kırılmak iyi geliyor galiba.
Çünkü incinip kırılınca güzel yazılar yazarım mesela…