UMUT, SEVGİ VE ÖZGÜVEN ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM

Kur’an-ı Kerim’de bir sure var. İsmi Nas Suresi. Ve bu Surede geçen bir ayet var. O ayette geçen bir kavram var.

O kavramın adı: “Hannas.”

İşte sakınmamız gereken en tehlikeli şey budur. İnsanlara vesvese veren, insanları başarısızlıkla korkutan, heyecanları ortadan kaldıran, şevki ve motivasyonu darmadağın eden, “Hannas”tır.

Biz, Hannas’ın şerrinden, vesvesesinden ve tehlikesinden Allah’a sığınırız.

Zaten, Nas Suresinde de Yüce Rabbimiz böyle buyuruyor:

“De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.” (Nas Suresi)

“Umut Allah’tan, umutsuzluk Şeytan’dan”

Umut, mutluluğun adıdır. Umut mücadelenin kendisidir. Umut olmazsa mücadele olmaz. Umut olmazsa mutluluk olmaz.

Şeytan insana umutsuzluk aşılar ve insanın mutsuz olmasını ister. Halbuki, Yüce Rabbimiz (cc) bizlere her daim umut ve mutluluk yollarını gösteriyor.

Eğer bir insan size umutsuzluk ve mutsuzluk aşılıyorsa, şeytandan ve düşmandan farkı yoktur.

Arkadaşını iyi seç! İyi arkadaş, akıllı ve vicdanlı arkadaş sana özgüven aşılayacaktır. Ancak, akılsız ve vicdansız arkadaşın da seni, var olan özgüvenden dahi mahrum edecektir.

İyi arkadaş seni iyiliğe, doğruluğa ve mutluluğa götürür. Bunun zıttı olan arkadaşlar ise seni alır da uçurumdan aşağıya düşürür. Evet, herkes arkadaşını iyi seçmelidir. Sevgili Peygamberimiz (asm) bu hususta şu Hadis-i Şerif’i ile Bize asırlar öncesinden sesleniyor: “Kişi arkadaşının Dinindendir”.

Evet, işte bu ikaz doğrultusunda hareket etmeliyiz. Arkadaşımız yanlış ve eğri ise, maazallah bizde ondan etkileniriz ve doğru yoldan sapabiliriz.

Çocukluğumdan çok kişiyi hatırlar ve bilirim. Zekası ve çalışkanlığı çok kuvvetliydi. Maalesef, yanlış arkadaş kurbanı oldular. Yanlış arkadaşlarıyla birlikte geleceğini heder eden nice çocuk bilirim.

Bunun tam zıttı olarak, çalışkan ve disiplinli arkadaşlarıyla birlikte kendisi de çalışıp üniversite sınavını kazananları da bilirim.

İşte ikisi de mümkündür. Seçim size ait.

Yukarıda bir soru sormuştum: “Özgüven öldürülür mü” diye sormuştum.

Kötü arkadaş, yanlış öğretmen, bilinçsiz fertler ve ilgisiz anne ve babalar bir çocukta doğuştan mevcut olan özgüveni öldürürler.

Bir çocukta doğuştan mevcut olan Yüzde 100’lük özgüven maalesef gittikçe, sıfıra doğru kaybolabilir. 20 puanını ailede, 20 puanını okulda, 20 puanının toplumda, 20 puanını iş yerinde ve son 20 puanını da arkadaş çevresinde kaybederse insan, geriye silik, kişiliksiz, medeni cesareti olmayan bir kukla, bir taklitçi kalır.

Bir çocuk okula başladığında özgüveni en yüksek seviyededir. Acaba o çocuk, o okuldan mezun olduğunda, aynı özgüvende midir?

Maalesef, bir çok kere duyduk ve gözlemledik, bir çocuk okula başladığında özgüveni 100 ise, o çocuk o okuldan mezun olduğunda belki 70’tir, belki 60’tır, ancak asla 100 değildir. Okullar özgüveni azaltan birer elek gibidir. Halbuki okullar elek olmamalı, birer fidelik olmalıdır. O fidelikten ağaçlar gibi gür insanlar yetişmelidir.

Bu noktada, bizzat bir yakınımın anlattığı bir yaşanmış anıyı burada belirtmek istiyorum.

Küçük bir çocuk heyecan duyarak ve severek ilkokula başlar ve daha birkaç günlük ilkokul öğrencisiyken, öğretmen sınıftaki öğrencilere sorar: “Aranızda kendi adını tahtaya yazabilecek bir öğrenci var mıdır?” 40-50 kişilik sınıftaki öğrencilerden bir öğrenci hariç, kimse parmağını kaldırmaz. Yalnızca bir öğrenci “Öğretmenim ben yazabilirim adımı” diyerek, tahtaya doğru heyecanla koşar. Öğrenci ilkokul 1. sınıftadır. Ve okulun ilk günleridir. Öğrenci kara tahtaya tebeşirle adını yazarken eğri-büğrü yazmıştır. İşin aslını sorarsanız, bu şekilde yazmasını da kendisinden 2 yaş büyük kız kardeşi öğretmiştir. O öğrenci çocuk kız kardeşinden öğrendiği bilgilerle ve daha hiçbir öğretmenden yazmaya dair bir bilgi edinmeden, ismini zar-zor, eğri-büğrü tahtaya yazmıştır. İlkokulun ilk günlerinde ismini öyle yazabilen özgüveni yüksek öğrenci “aferin” beklerken öğretmeni tarafından azarlanmıştır. “Git otur yerine bakayım, ismin öyle mi yazılır” diyerek Öğretmen, o öğrenciyi sınıftaki öğürencilerin ortasında azarlamıştır.

Evet, işte bu azarlamadan sonra başlıyor konunun en hassas noktası. Ablasının yardımıyla okula başlamadan kendi ismini yazmasını öğrenen o öğrenci, “ o günden sonra ilkokul öğrenciliğim sırasında 5 yıl boyunca bir daha sınıfta söz almak için parmağımı kaldırmadım” diyor.

İşte bu tür öğretmenler ve öğrenci azarlamaya meyilli bu tip eğitmenler, birer “özgüven katilleridir.”

Bir insanı yaralayan ya da öldüren katillere ceza veriliyor da, özgüven katillerine neden ceza verilmiyor.

Eğer özgüven katillerine ceza verilmiş olsaydı, ailedeki ebeveynlerin (anne babaların), toplumdaki insanların ve öğretmenlerin birçoğu hapsi boylardı.

Bu Ülkede Milli Eğitim camiasında, öğrencinin heyecan ve şevkini kıran o tür öğretmenlerden yüz binlerce mevcut. Maalesef, bu nedenle, çocuklarımız Milli Eğitimin cenderesinden bu şekilde geçtikçe hepsi de birer özgüvensiz, heyecansız ve şevksiz zavallı durumuna düşüyorlar.

Kimse kimsenin heyecanını ve umudunu kırmamalıdır. Kimse kimsenin geleceği ile oynamamalıdır. Umuttur, heyecandır ve şevktir bu Dünyada bize en çok lazım olan.

“Umut, artık daha fazla lazım”

Özellikle günümüzde umut ve heyecan içerisinde olmak daha fazla mana ve önem taşıyor. Çünkü, çağımızda ilişkiler, iletişim, teknoloji ve medya daha fazla girift ve karmaşık oldu. Bir yerdeki bir çirkin ve infial uyandıran bir haber hemen dalga dalga yayılarak herkesi bir anda huzursuzluğa ve ümitsizliğe sevkediyor. Halbuki, bir güzel gelişme ve bir hayırlı haber medyada yer bile bulamıyor.

Basın ve medya topluma umutsuzluk yayarken, bir de insanlarımız birbirlerine umutsuzluk ve karamsarlık yayarlarsa ne olur o zaman halimiz?

Bundan dolayı, herkes etrafına hakkı ve sabrı tavsiye etmelidir. Herkes çevresine umut ve heyecan aşılamalıdır. Eğer gerçek bir mü’min olmak istiyorsak ya hayır konuşmalıyız ya da susmalıyız. Ortalıkta umutsuzluk ve dedikodu yaygınlaşmışsa, gıybet ve çekiştirme almış başını gidiyorsa, bize düşen sükut etmek ya da hayrı teşvik etmektir.

“Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr Suresi)

İşte bu ayet-i kerimenin ruhu ve bilinci ile hareket etmeliyiz.

Şu tabloyu gözünüzün önüne getirin ve düşün:

“Resulullah’ın ashabından iki kişi birbiriyle karşılaştıklarında biri diğerine Ve’l-Asr Sûresi’ni okumadan, sonra da biri diğerine selam vermeden ayrılmazlardı.”

Sahabe Asrı’nda neden sahabeler birbirlerine bu sureyi okumak suretiyle bulundukları yerden öylece ayrılıyorlar?

Asr Suresi’nde umut ve heyecan var. Tüm ayet ve surelerde elbette umut ve heyecan var. Ancak bu surede, bir ağacın bir çekirdeğe, çekirdeğin de toprağa saklandığı ve sıkıştırıldığı gibi, umut ve heyecan, yalnız bir sure içerisinde sıkıştırılmış ve saklanmıştır. Biz bu umut ve heyecanı o sureden alıp da etrafa yaymak ve sanki bir tohumu toprağa serpiştiriyormuşçasına sureyi ruhlara üflememiz gerekir.

Sahabe bu sureyi okuduktan sonra ayrılırken de “selamlaşarak” ayrılıyordu.

Zaten, selam baştanbaşa umut ve esenlik dilemektir.

Tüm Toplumun birbirlerine selam ve esenlik dilediğini ve aralarında selamı yaydığını düşünün, o toplumda huzursuzluk olur mu? Olmaz elbette.

Ebû Hüreyre (ra) den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (asm) şöyle buyurdu:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!” (Müslim, İman 93-94)

Sevgi o kadar güçlü ve o kadar sağlam bir bağdır ki, beraberinde özgüveni ve karşısındakine de özgüven aşılamayı, beraberinde heyecanı ve karşı tarafa heyecan vermeyi getirir. Sevgi olmazsa, karşıdakini azarlayan öğretmen, öğrencisinin özgüvenini kıran öğretmen sözkonusu olur.

Okumuş öğretmen olmuş ancak adam olamamış. Okumuş öğretmen olmuş ancak sevgi sahibi olamamış. “Bunlardan ne köy, ne kasaba olur!”

Bütün sorunlarımızın esas temelinde sevgisizlik yatmaktadır. Sevgi olmazsa özgüven de olmaz, heyecan da olmaz.

Daha bu sözler gibi, sevgi üzerine neler neler söylenir.

Ne söylense azdır. Muhabbeti ve sevgiyi ne kadar yüceltir ve ne kadar özümsersek, hem fert ve hem de toplum olarak mutlu oluruz.

Sevgi bizi kurtaracak tek umuttur. Sevgi ile iman arasında kuvvetli bir bağ vardır.

İman ve Sevgi

Umudun, heyecanın ve özgüvenin bir toplumda yaygınlaşmasının mihverinde, tam merkezinde iman ve sevgi bulunur.

Sevmekle başlar, birbirine güven. Sevmekle başlar insanın içindeki özgüven.

İnsanın çevresindekileri sevmesiyle güven oluşur. Kendisini sevmesiyle de özgüven oluşur.

Bunların hepsinin kaynağı imandır, inançtır.

İman ve sevgi, ruhları besleyen ve diri tutan en büyük pınardır.

Bu pınar kurursa, hem Dünya, hem de Ahiret, o kişiye dardır.

Sandalî

Bizim sevgimiz en başta Hz. Allah’a ve O’nun sevgilisi olan Hz. Muhammed’a (asm) olmalıdır. “Sen olmasaydın, Ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım.” Hadis-i Kudsi’de ifade bu hakikat üzerinde düşünmek gerektir. Bu hakikat ışığında düşünüldüğünde “Muhammedsiz muhabbet olmaz.” Biz bu kainatta Sevgili Peygamberimizin (asm) muhabbeti ile dolmalı ve öylece mü’min olmalıyız.

Not: Geçen haftadan itibaren başlattığımız “Başarmak İçin Başla” adlı kitabımın Pazarcık Havadis Gazetesinde bölüm bölüm yayınlanması devam edecektir, inşallah.

Ahmet SANDAL