SUDAN İZLENİMLERİM (2)…

(GÖRDÜKLERİM ve YAŞADIKLARIM…) Dinin gelenek, acizlik ve tembellik sonucu yaşananların ise (Yoksulluk, ölüm, açlık, hastalık, susuzluk) kader olarak algılandığı ve kabul edildiği sömürü coğrafyasındaki ülkelerden biri olan Sudan’da, gördüklerimi/yaşadıklarımı bu hafta da sizlerle paylaşmak istedim.

Bu coğrafya da; Canlıları ışığıyla aydınlatan, sıcaklığıyla da ısıtmakla görevli güneşin altında yaşayan ve sömürü zihniyeti sonucu teslimiyetçiliği kabullenmiş bu toplum, aydınlık umutların sıcaklığına sarılacağı yerde, malesef geçici karanlıkların serinliğine razı olarak “iflas ve helak”larını hazırlamışlardır.

Her sabah doğmakta ısrarcı olan güneşin aydınlattığı günün ilk ışıklarında “Haydi bismillah” sözünün hasret değil, bir gayret olması adına Sudan’a doğru yola çıktık.

İsmail’ini kurban edemeyen İbrahimler, İsmaillerini diriltemezler şiarıyla, ailelerini ve sevdiklerini bırakarak bu coğrafyadaki toprağı yeşertme adına, mazlum ve mağdur kardeşlerini diriltme derdinde bayramlarını bu insanlarla paylaşmaya razı olmuş bir toplulukla bu bayramda bir Sudanlı olarak Sudan’daydık.

Susuz yüreklere su serpme, yüreklere dokunma, umudu ve kardeşliği yeşertme babında Yardımeli’nin Yetim külliyesi dediğimiz okulunda okuyan 200 yetim öğrenciye; bizim çocuklarımız için hiçbir şey ifade etmeyen ama bu yetim çocuklar için çok şey ifade eden ve kendileri için çok değerli olan hediyelerini bayram arifesinde dağıtırken, yaşananları anlatmaya gerek yok sanırım.

O yokluk ve yoksulluktan kararan tenlerinin içinde bulunan kara gözlerin içindeki beyazlıkları, umudu, aydınlığı ve sevinci gördüm. Yetimlerimin gözlerinde…

Bu kirli ve günaha bulanmış bedenimdeki gözlerimle değil, rahmet ve merhamet yağmurlarıyla yıkanmış sevgi ve şefkat dolu yüreğimle gördüm o sevinci.

Evet… Sudanlı kardeşlerim ve yetim çocuklarımla, dil bildiğimden dolayı belki iletişim kurabiliyordum ama inanın sözler burada yetersiz, kısır kalıyordu.

Meramını net anlatamıyordu dil karşıya…

Kalpten kalbe giden bir yol ile yürekler konuşuyordu birbiriyle, gözlerimizle…

Bir dünya olan gönlü, açabilmek lazım insana, dünyayı kucaklamak adına…

Kara bahtlı insanların üzerine doğan güneşin batımını izlerken akşamın ardından gecenin zifiri karanlıkları çöktü üstümüze. Korkmuyoruz ve sevincimizi kaybetmiyoruz. Çünkü biliyoruz ki her

karanlığın bir sabahı var ve her karanlık yok olmaya da mahkûmdur.

Umutluyuz ve bu umuttur hayatı bize sevdirten, bizi hayatta ayakta tutan…

Karanlığın en koyu saatinde…

Güneşin doğuşuna yaklaştığımızın sevincinde, karanlıkları delen güneşin ışıklarıyla uyandık bayram sabahına…

Neden her günümüz aydınlıklar içinde geçen bayramlarımız olmasın diye hayıflanarak bayram namazı için külliye camisine doğru yol alırken, yatılı okuldan bayram namazı için gelen bir grup yetim çocuklarla karşılaştım yolda…

Bir çocuğun elinde ayakkabısı, yalın ayak camiye doğru yürüyordu.

“Niye ayakkabını giymiyorsun diye.” Sorduğumda mahcubiyet içerisinde gülümseyerek tebessüm etti, sustu.

Ses vermeden kirli ve çamurlu ayaklarla camiye girerken yanındaki arkadaşlarına tekrar sordum: “Niye giymiyor?” diye.

Cevap şu oldu; “Ayakkabısı eskimesin diye giymiyor.” dediler.

Verilen cevap ile yıkıldım, zelil bir halde, yerin dibine girmek istedim.

Canı yansın, ayakları acısın, hayatı eskisin ama ayakkabısı eskimesin. Varın artık…

Siz düşünün. Hangisi kıymetli?

Varlığın kıymetini bilmeyen çocuklarımız ve bizler yokluğu ne bilsin.

Sudanlı yetim Resul çocuklar bana çok şey öğretti. Onlar öğretmeye devam edecekler, bende öğrenmeye…

Onlar muallim olmuş, bense talebe…

Yokluğu nimete çeviren bu insanlarla… Haftaya aynı yazının devamında buluşma ve kimsesizlerin kimsesi olma umuduyla…

Sudan’da kalmaya devam edin!