SUDAN İZLENİMLERİM (1)…

(SUDANDA; GÖRDÜKLERİM, YAŞADIKLARIM VE OKUDUKLARIM…) Sudan’daki insanların yüreğine ve bedenine dokunmaktan çok, bir kulluk bilinci içinde yüreğimizde kopan fırtınaları teskin etmek, ruhumuzu huzura kavuşturmak ve yaratanı razı etme derdiyle geçen hafta yardım amaçlı gittiğimiz; Dünyanın Mazlum ve Mağdur coğrafyası Afrika’nın Sudan Ülkesinde gördüklerimi, yaşadıklarımı ve hissettiklerimi bu hafta sizlerle paylaşmak istedim. Çok iyi biliyorum ki görülenleri anlatmaya ne kalem, ne de kâğıtlar yeter. Yaşamak; Yaşadıklarını nefsin kıskacındaki bedenin en kuytu köşesinde ruhen hissetmekle olur.

İstanbul havaalanından Kahire’ye, buradan aktarmayla da Hartum’a vardığımızda gök gürültüsü ile başlayan sağanak yağmur yağışlarına denk geldik.

Sanki gelişimizi o insanlara bir rahmet olarak gösteriyordu. Ya da günah kirine bulaşmış bedenlerimizi yıkıyor gibiydi.

Temizlenmiş bir ruh-i hal’ iye içerisinde, havaalanından Hartum’daki Yetimhane Külliyesine doğru; Safarilere taş çıkaran ve insanın yüreğini ağzına getiren bir çamur deryasıyla boğuşarak yol alırken,

Kara derili insanların masum ve samimi beyazlıklarını gördüm, gözlerinde…

Beyaz tenimdeki kara yüreğim ve kara gözlerime rağmen…

Saflığın… Umudun… Sevginin ve hayatın tüm anlamını gözlerinde gördüğüm, okuduğum, hissettiğim peygamberlerim, yetim Sudanlı çocukları gördüm.

Küçücük bedenlerde, hayatın her türlü acısını yaşamış, buna rağmen yüreğinin derinliğinde, sessizce ve yalnızca ıhhhh… diye ses veren o kocaman yürekli yetimlerin gözlerinde gördüm kendimi.

Kendimden utandım… Ruhum utandı. Köşe bucak kaçmak istedi bedenimden…

Sudan’lı yetim çocukların ruhumuzda bıraktığı derin izlerle dinlenmeye çekildiğimizin ertesi günü sabahın ilk ışıkları bizlere “haydi ihtiyacınız olan hayra” diyerek aile ziyaretlerinde bulunmak ve suyun olmadığı ücra yerlerde, su kuyusu açılışı yapmak için yola koyulduk.

Ancak belgesel filmlerde gördüğümüz; Hastalık ve susuzluktan ölmüş hayvanların sıralı dizildiği o tozlu yollarda, Harap ve virane olmuş evlerde…

Bir lokma ekmeğe, bir yudum suya muhtaç, en önemlisi insan yerine konulduğuna sevinecek kadar insana hasret kalmış aileleri ziyaret ettiğimizde…

Bize karşı göstermiş oldukları teveccüh, ilgi, samimiyet ve misafirperverliği görünce kendimden utandım hatta iğrendim.

Ama şunu da iyice öğrendim ki; Biz orda olmazsak ta biz her zaman ordaymışız. Yüreklerini açmışlar bize ve en güzel yere oturtmuşlar bizleri.

Hem evlerinde… Hem de yüreklerinde… Sorguladığım tek şey: Biz ordayız da… Peki, biz nereye koymuşuz onları?

Onlar hayatımızın neresinde?

Yoksa yalnızca bayram zamanlarımızda…

Bayram ve bayram sonrası gördüklerim… Yaşadıklarım ve hislerimi de inşallah gelecek hafta paylaşacağım sizlerle…

Haftaya kadar Sudan’la kalın…