PAZARCIK’TA KİM AK’LANACAK?

Geçen hafta yazımda, Pazarcık’ta değişim zamanı geldiğini ve aday/adayların kişilik ve özelliklerinin neler olması gerektiğinden bahsetmiştim.
Bu hafta da bu kişilerin seçiminde hangi kriterler öne çıkartılması gerekir biraz da bundan bahsetmek istiyorum.
Kalbimizde olup da hiç kimseye anlatmayı başaramadığımız, dile getirilmesi imkânsız bir şeyler var ya, işte bu duygular içerisinde bir şeyler karalarken, biliyorum ki, Allah her şeyi biliyor.
Bir tarafta savaşın yüzümüze savurduğu derin kesikler diğer tarafta yaşama tutunmak için hayata geçirdiğimiz tırnak izlerimizi taşıyan bir ikilem içerisinde çırpınırken,
Sistemin adamı olmanın kolay olduğu,
Hak ve adalet adamı olmanın zor olduğu bu
dünya da; bir şekilde imtihan ediliyoruz.
Sonuç; Ak mı olacak kara mı? Tabi bu dünyada değil Allah katında AK’lanabilecek miyiz?
Asıl önemli olan bu!
Bize bu dünyada düşen en önemli görev;
Hakkı söylemek ve hakkın, doğrunun yanında yer almak, omuz(el) vermek olmalıdır. Şöyle ki;
Vaktiyle bir padişah kendisine bir vezir bulmaya karar vermiş ve böyle kocaman bir kapı yaptırmış. Yaptırdığı kapının ortasına onlarca kilit yaptırmış. Kimisi sürgülü, kimisi halka kilit.. vesaire derken baştan aşağı her tarafa kilit yaptırmış. Ve ondan sonra vezir adaylarını bir bir buyur etmiş.
İlk giren adama demiş ki:
– “Sen benim vezirim olmak istiyorsun, değil mi?”
O da: “Evet efendim.” demiş.
Padişah: “Eğer benim vezirim olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtar kullanmadan, levye kullanmadan, hiç bir alet kullanmadan açmanı istiyorum” demiş.
Vezir adayı şöyle bir dönmüş kapıya, bakmış ve demiş ki: “Efendim bu mümkün değil, kaldı ki anahtar bile olsa bu kapıyı açmak saatler sürer.”
O da demiş ki: “Peki, sen git ötekisi gelsin.”
Öteki gelmiş, ona aynısını söylemiş, O da: “Efendim mümkün değil anahtar bile olsa…”
Öteki gel, öteki gel falan derken, en son vezir adayı girmiş içeriye. Padişah demiş ki:
“Vezir olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtarsız, hiç bir alet edevat kullanmadan açmanı istiyorum.”
Adam şöyle bakmış kapıya, bakmış, dönmüş demiş ki padişaha:
“Devletli Sultanım! Aslında aklım der ki:
‘Bu kapı böyle açmaya açılmaz.’ Lakin bize itmek düşer” demiş ve elini uzatıp o kapıyı şöylece ittiğinde kapının açılıverdiğini ve aslında kilitlerin hiç birinin kapalı olmadığını görmüş.
İşte, Pazarcık halkı olarak ta bu seçim sürecinde bize düşen görev; doğru kişiyi, hakkı olan doğru yere taşımak ve bunun için kenarda durup umutsuzluğa kapılma yerine, bu işe el atmak ve omuz vermek olmalı değil mi?
Yarın karalar bağlayıp ağlayacağımıza, bugün doğru kararla; yüzümüz AK, başımız dik dolaşmak daha doğru değil mi?
Çok iyi biliyoruz ki liyakate bakmadığınızda devlet yozlaşır, çürür, sonra da huzursuzluk, kaos ve adaletsizlik baş gösterir.
Demek ki bir kişiye görev verirken kimin yakını, kimin adamı, hangi aileden, soydan-soptan, hangi inançtan, ırktan, hangi mezhepten, kime yakın, kimin adamı, varlıklı mı? diye bakmayacaksınız.
Neye bakacaksınız?
Bu işi yapma becerisine ve birikimine sahip mi? İşin ehli mi? Taraf mı? Birleştirici mi? Eğitimli mı? Dürüst, bağımsız (tarafsız) ve adil mi? Fedakar, ahlaklı ve davasına gönüllü nefer mi?
Yani Kısacası liyakat sahibi mi? bu işe layık mı? Bu gibi değer ve kriterlere bakmalıyız.
Bakmazsak ne olur. ”Nasılsanız öyle idare olunursunuz.” sözünce hak ettiğimiz gibi,
Her türlü zulmün baş gösterdiği, adam kayırmanın ve yalakalığın zirve yaptığı, kıyımların arttığı adaletsiz bir ortam, yönetimde; kaos, tefrikalar ve kıyımlar yaşarız/yaşarsınız.
Tıpkı Zalimi Haccac’ ın Müslüman halkına yaşattıkları gibi… ve sonra da cevabını bildiğiniz soruyu sormak için gider, adalet beklentisinde Zalim Haccac’a, Ömer’in adaletinden bahseden şahıs gibi, adalet beklersiniz.
İbret almak babında sahi ne demişti Haccac;
“Siz Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız,
hiç şüphesiz ben de Ömer olurdum…”
Anlayana… Daha ne diyem?