PAZARCIK’TA ÇOCUKLUK GÜNLERİMDEKİ RAMAZANLAR

Her Ramazan Ayı geldiğinde ve oruç heyecanı ve mübarek vakitlerin huzuru üzerimize konduğunda çocukluğumu hatırlarım ve “çocukluğumdaki gibi Ramazan Günlerini” tekrar yaşamak isterim. Sırf ben değil, şuna inanıyorum ki, şu an 50-60 yaşlarında olan birçok Pazarcıklı hemşehrim çocukluğundaki Ramazan Neşesini ve o unutulmaz heyecanları arıyordur. Elbette yaş sınırlaması getirmemek gerekir, herkes çocukluk neşesini ve özellikle de Ramazan Günlerinin muhabbetini ve samimiyetini özler. Ben de özlüyorum.

Bu özleyişimi bu Ramazan Ayı başladığı günler, yani 15 Mayıs 2018’den birkaç gün sonra facebook sahifemde de paylaşmış ve şöyle seslenmiştim: Pazarcık’ta çocukluk yıllarımdaki Ramazan Günlerinden hatırladığım anılarla ilgili Pazarcık Havadis Gazetesinde 2 sayfalık yazı hazırlamak istiyorum. Hemşehrilerim de hatırladıklarını yazsın bakalım. Onlara da yer vereceğim inşallah. İşte benim hatırladıklarımdan bir kaç örnek: Pazarcık Ulu Camiinde teravih namazında çocuklar olarak güldüklerimiz ve birbirimizi güldürdüklerimiz.İftarda yemekten çok karpuz yediğim (Nerede o eski kıpkırmızı ve lezzetli karpuzlar) Malatya Asfaltında sahura kadar bir sağa bir sola yürüyerek arkadaşlarla sohbet ettiğim günler. Lokantacı ve kebapçıların oruç tutanlara saygıdan dolayı camekanları perde ile kapattıkları o eski günler. Ve diğer anılar.”

Evet bu seslenişime sağolsun bazı hemşehrilerim karşılık verdiler ve teravih sonrası camii çıkışında meyam şerbeti içtiklerini ve benzeri anılarını dile getirdiler.

Ben sahur davulcusunu çok iyi hatırlıyorum çocukluğumda. İsmi Seydi idi. İsmini Seydi olarak hatırladığım davulcu sokağımızı bir baştan bir başa dolaşır ve “güm güm de güm güm, güm güm de güm güm” diye adeta sokakları inletirdi. O vakitler davulcular sahur vaktinde sokakları yürüyerek dolaşırlardı. Şimdi bir aracın arkasına binerek davul çalıyorlar ve hızlıca uzaklaşıp gidiyorlar.

Bu yazı vesilesiyle sahur davulcusu konusunda birkaç kelam eylemek isterim. Şimdi şunu net olarak söylemeliyim ki, bizim çocukluk yıllarımızda Ramazan Davulcuları tam fonksiyoneldi. Yani oldukça yaralı ve gerekliydi. Peki günümüzde durum nedir? Açıkça söylemeliyiz ki, sahurlardaki Ramazan Davulcusu bir gelenek. Yoksa pratik faydası yok. Birçok insan sahura saatinin alarmını kurarak uyanıyor. Buna rağmen, gariban davulcular buradan ekmek yiyor. Ekonomik faydası var. Ramazan Davulculuğu devam etsin.

Benim çocukluğumda, Ziyaret Tepesinden top atılırdı. İftar vaktinde, önce ezan okunur ve ardında da top sesi Pazarcık İlçemizde yankılanırdı.

Ramazan Pidesi, nefis mi nefis, sıcacık mı sıcacık sofralarımızda yerini alırdı. Hem iftarda ve hem de sahurda sıcacık pideler ile iftar açar, sahurda da yerdik. Şimdi Ankara’dayız ve sıcak enfes pidelere hasretiz. Burada da iftar pidesi oluyor, ancak sahur için sıcak pide bulamıyoruz.

Çocukluğum ve Ramazan Günleri konulu bu yazıda şu hususu hassaten ifade etmek istiyorum: Uzmanlar açıklıyor ve eğitimciler belirtiyor ki, “Ramazan Ayı’nda çocuklar dinle ve maneviyatla daha fazla ve daha sağlam irtibat kuruyorlar.” Çocuk sahura kalkıyor ve ebeveyninin gece vakti tatlı bir telaş içerisinde olduğunu görüyor. Her zamanki günlerden farklı olarak anne ve babasının akşam ezanı vaktine kadar bir şey yemediğini ve birşey içmediğini izliyor. İftardaki heyecanı müşahede ediyor. En son teravih namazındaki coşkuya şahit oluyor. Böylece Ramazan Ayında bir gün, 24 saatte dolu dolu İslam’ı yaşıyor. Hele bir de küçük bedeni ve nazik bünyesine rağmen gün boyunca oruç tutup da anne, baba ve kardeşleri tarafından iftarda kahramanlar gibi karşılandığında, omuzlara alındığında ve ödüllendirildiğinde dinle sağlam ve kopmaz bir bağlantı kuruyor.

Bu husus benim çocukluğum için de birebir geçerlidir, bu anlattığım anılara sahip herkes için de geçerlidir. Ben ilk orucumu tuttuğumda henüz 10 yaşındaydım. Rahmetli Annem beni ödüllendirmişti. Ödül olarak da beni sırtına alarak mahallemizde caddenin bir başından ta öbür başına kadar götürüp getirmişti. Annemin sırtında o çocuk halimle savaş kazanmış bir komutan gibiydim. Evet, gerçekten savaş kazanmıştım. Nefsimi yenmiştim. Pazarcık’ın uzun yaz sıcağında, Allah’ın izniyle orucumu tutmuştum.

Buna benzer anılara sahip olanlarımız çoktur.

Çocuk ve Ramazan Günleri hakkında geçen gün bir arkadaşımla sohbet ederken, şunu söyledi: “Bizim çocuklar oruçlarına çok hassaslar. Çünkü çocukluktan itibaren hep oruç tutageldikleri için bünye alışık ve ruhları bunla huzur duyuyor.”

Evet, çocukluğundan itibaren oruca alışık insanlar buna devam ederler. Aksi halde kendilerini çocukluğuna ihanet etmiş gibi hissederler. Bu da insanı huzursuz ve mutsuz eder. Bu durum oruç ibadetinde geçerli olduğu gibi diğer ibadetlerde de sözkonusudur.

Atalarımız bu hususu böyle benim gibi uzun uzun anlatmamış ve “ağaç yaşken eğilir” diyerek, kısa ve öz biçimde ifade etmiş. El-hak doğru, vesselam.

Çocuklarınıza mutlaka oruç tutmaları yolunda tavsiyelerde bulunun ve onları oruca alıştırın. Yaşları küçükse ve tutamıyorlarsa, öğleye kadar tutsunlar ve “bugün yarım gün oruç tuttun, yarın da yarım gün oruç tutar ve bir güne tamamlarsın” diyerek onlara güzel sözlerle nasihatlerde bulunun.

Çocukluk günlerimden başka neleri hatırlıyorum. Zihnimi zorladığımda şu anıları da hatırladım:

Benim çocukluğumda Ramazan Ayı”nda şehrin en işlek meydanında tek tük lokanta açık olurdu ve o açık lokantalar da pencerelerine perde çekerlerdi. Benim çocukluğumda Ramazan Ayı”na, oruç tutmayanlar da hürmet ederlerdi. Benim çocukluğumda oruç tutana, oruç tutmayanlar da saygı gösterirlerdi. Şimdi kalmadı. Nerdeyse biz oruç tutanlar, oruç tutmayıp da ulu orta ve saygısızca şehrin en işlek meydanlarında yiyip içenlerden özür dileyeceğiz. Nerdeyse “orucuz ve seni rahatsız ediyoruz, kusura bakma” diyeceğiz.

Ankara’da, İstanbul’da ve her yerde, şehrin işlek meydanlarında öyle tipler görüyoruz ki, Ramazan Ayı’ndan önce ve sonra yapmadığı hareketleri Ramazan Ayı’nda yapıyor. Ulu orta ağzında sakız çiğniyor. Ulu orta bir şeyler yiyor. Ulu orta sigara içiyor. Geçen gün Ankara’da öğle üzeri bir alışveriş için markete girdim. Markete giriş manav bölümünden sağlanıyordu. Manava girer girmez gözüme çarptı. Bir kadın bir taraftan poşete çilek dolduruyor, diğer taraftan da ağzına birkaç çilek atıyordu. Vakit Ramazan vakti ve sen cahil kadın manavda bu şekilde davranıyorsun. Bu nasıl bir aymazlık böyle. O kadının o acınası halini görünce bir taraftan içimden şöyle düşündüm: “Oruç yediğini millete göstereceğim diye manavı iflas ettireceksin be kadın!” Diğer taraftan da “bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor, tam cahil ve acınacak bir halde” diye aklımdan geçirdim. Evet, sırf gösteriş için Ramazan’da ulu orta yiyecek atıştıranlarla ilgili tespitim şudur: Bunları yapanlarda hazımsızlık var, rahatsızlık var, saygısızlık var. Bunlar cahil ve zavallılar. Acınacak haldeler. Sırf gıcıklık olsun, sırf rahatsızlık olsun diye Ramazan Ayı’nda ulu orta yiyip içenleri Kur’an-ı Kerim’den iki ayet ile başbaşa bırakıyorum: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Suresi, 9) “(Resûlüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim Suresi, 42)

Bu şekildeki ikazımdan sonra anılarıma devam edelim.

Çocukluğumda oruç tutarken yaz günleriydi o günler, hava sıcaktı ve karpuzlar tam yetmişti. O vakitlerdeki karpuzlar şimdikinden bin kat daha lezzetliydi. Baklavadan da güzeldi, şekerden de tatlıydı çocukluk yıllarındaki karpuzlar. Karpuzun içinden iri iri çekirdekleri çıkardı. O çekirdekleri de güneşte kurutur ve yerdik. İftar vakti yaklaşırken, en çok karpuz yemeyi hayallerdim. Ve iftarı dört gözle beklerdim. Güneşin tesiri gidip de mahallemizin sokağına ağaçların ve evlerin gölgeleri uzadıkça iftarın yaklaştığını anlardım ve sevincim kat be kat çoğalırdı.

Birgün iftara yakın bir vakitte o kadar acıkmış ve susamışım ki, çocukluğumun verdiği saflık ve samimiyetle evin avlusuna çıkıp şöyle bağırmışım: “Hoca, Hoca, hergün erkenden ezanı okuyordun, bugün neden okumuyorsun.” Bu bağırışımı ara sıra Babam da hatırlatır ve gülüşürüz. Çocuk aklı işte: “Ramazan Günlerinden önce elbette akşam ezanının okunmasıyla o kadar fazla alakadar olmuyor insan. Ancak Ramazan Günlerinde aklın fikrin akşam ezanında oluyor. Bir şeyi beklersen elbette saatler zor geçer. Ben de Ramazan günleri ile diğer günleri kıyaslayıp “Hoca, Hoca, eskiden ezanı erkenden okuyordun, bugün neden okumuyorsun” diye bağırmakta bu açıdan haklıyım. Tabi bu bir latife. Elbette Hocalar ezanı her daim vaktinde okuyacaklardır.

Çocukluğum Ramazan Günlerinden teravihleri hatırlıyorum. Teravihlerde cami içerisinde sağa-sola koşardık ve bir de birbirimizi tam namaz esnasında güldürmeye çalışırdık. İçimizden bir çocuk “kıh kıh kıh” diye yavaşça gülmeye başladı mı, tüm cami kahkahalar ile çınlardı. Tabi, büyüklerimiz bu gülmelerimize razı olmazdı. İmam sağa-sola selam verdikten sonra, cemaat arasından arka sıralara gelen bir yaşlı amca, arkada birbirlerini güldüren çocukları ön saflara serpiştirerek dağıtırdı. Büyüklerle birlikte ön saflarda namaz kılmak zorunda olunca mecburen ciddiyet içerisinde namaz kılardık.

Teravihte 4 rekattan sonra selam verilince, müezzin mahfilinde 4-5 yaşlı amcanın gür sesleriyle Ramazan Ayını öven ilahileri bizleri coştururdu. O ilahiler Ramazan Ayının 15’nden sonra biraz daha hüzünlü olurdu. Çünkü Ramazan Ayının veda ettiğine dair ilahi söylenirdi. Ramazan Ayında teravihlerde ilahi söyleyen yaşlı amcalar arasında Bekir Erdoğan Emmi’yi hatırlıyorum. Hamit Hoca zaten resmi müezzin idi. O da gür ve güzel sesiyle camiyi inleterek çok duygulu ilahiler okurdu. Yüce Rabbim cümlesine rahmet eylesin.

Ramazan Günlerimde çocukluk yıllarımdan bu güne hatırladıklarım arasında elbette Ramazan Çöreğine de yer vermeliyim. Mis gibi, sıcacık çörekler Ramazan Bayramı yaklaşırken hazırlanır, büyük leğenler içerisinde hamur yoğrulur, içerisine zeytinyağı ve süt katılır ve çörek otu da serpiştirilerek fırına gönderilirdi. Fırından getirilen çörekler Bayram günleri için misafirlere de ikram edilirdi. Yanında bir de buz gibi hoşaf ile birlikte Ramazan Bayramı için bayramlaşmaya gelenlere bu yiyecekler sunulurdu. Ben çörek ile birlikte hoşafa bayılırım. Allah tekrar tekrar nasip eylesin. İnşaallah.

Çocukluğumdaki Ramazan Günlerinde hatırladığım anılar arasında Malatya Asfaltında sahura kadar arkadaşlarla birlikte yürüdüğümüz ve yürürken de “Dünya meselelerini” tartıştığımızı da hatırlıyorum. Tabi bu hatıralarım çocukluktan çok gençlik yıllarıma aittir. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini 1982 yılında yaşım onyediyken kazanmışım. Elhamdülillah. Üniversiteye gitmişim ve bir şeyler okumuşum ve yaz tatilinde memleketime gelmişim. Diğer arkadaşlarım da üniversitelerinden izine (yaz tatiline) gelmişler ve vakit yaz, aylardan Ramazan. Bu ahvalde Pazarcık’ta buluşan biz gençler sahura kadar asfaltta bir sağa-bir sola giderek hasbihal eylerdik. Dünya’yı kurtaracak fikirlerimiz vardı o vakitler. Şaka bir yana! Ne güzeldi o günler. Ne güzeldi Pazarcık’ta çocukluğumdaki Ramazan Günleri. Allah (cc) Çocukluk ve Ramazan heyecanını ebedi kılsın. Amin

Yazımın sonunda Pazarcıklılara ve tüm herkese sesleniyorum: “Çocuklarınıza Ramazan’da oruç mevsiminin ruhunu ve heyecanını yaşatın ve onları oruca en erken yaşlarda alıştırın.” Vesselam.

Ahmet SANDAL