PAZARCIK’TA ÇOCUKLUK GÜNLERİMDEKİ BAYRAMLAR

Geçen hafta, Pazarcık Havadis Gazetesinde, “Çocukluğumdaki Ramazan Günleri” üzerine hatıraları öne çıkaran ve özlediğim o güzel günleri dile getiren bir yazı kaleme almıştım. İnşaallah, birkaç gün sonra 15 Haziran 2018 günü Ramazan Bayramını idrak edeceğiz. Bu sebeple eski Bayram Günlerini ve çocukluk günlerimde yaşadığım Bayram hatırlarını ve çocukluk günlerimin heyecanını sizlerle paylaşmak ve sizlerin de anılarını tekrar canlandırmak istedim.

Evet şimdi, “ya bismillah” diyerek “Pazarcık’ta Çocukluk Günlerimdeki Bayramlar” hakkında birkaç söz söylemek istiyorum.

Ah, ah, ah! O eski günlerdeki Bayramlar kesinlikle ve kesinlikle şimdiki Bayram Günlerinden kat be kat güzeldi. (İnsanoğlunun hepsinde neredeyse geçmiş güzel günlere özlem var. Bu da sanırım hayra alamet değil. Kıyamet alametidir. Ben de söze bu şekilde geçmişe özlem ile başladım. Haydi hayırlısı.)

Diyeceksiniz ki, “Bayram yine Bayram. Ne değişti?” Evet, Ramazanlar da, Bayramlar da mübarek günler ve değişen bir şey yok. Allah nasip ediyor ve gün gelip geçiyor ve Ramazan ve Bayram Günleri tekrar tekrar yaşanıyor. Ay da aynı, güneş de aynı, günler de aynı. Ancak, değişen bir şey var. İnsan değişti.

Şimdi diyeceksiniz ki, “İnsan yine insan. Etten ve kemikten insanın neyi değişti?” Hemen cevap vereyim: “Şimdiki insanın eti kemiği aynı belki, ancak ruhu değişti, bakışı değişti, huyu değişti ve duygusu-düşüncesi değişti.”

Herşey resmileşti. Herşey şekilden ibaret kalmaya başladı. Adam karşılaştığına hal hatır soruyor ve karşısındaki daha cevap vermeden çekip gidiyor. Sorularımız, hal hatır sormalarımız ve “nasılsın” demelerimiz dahi formalite ve şekilden öte gitmiyor.

“Nasılsın” diye soran insan, bu sorunun cevabı için pür dikkat kesilir ve bekler. Ancak, “nasılsın” diyerek çekip giden adam, bunu alışkanlıktan yapıyordur.

“Bencil olduk, ben merkezi düşünmeye başladık. Herşeyi kendi merkezimizde görmeye başladık.”

Dünya bizim etrafımızda dönüyor sanıyoruz. Hayır, hayır, hayır. Dünya bizim etrafımızda dönmüyor. Tüm insanların etrafında dönüyor ve hepimiz içindir bu Dünya. Bu nimetler, bu yeryüzü, bu gökyüzü ve tüm varlıklar hepimize aittir. Önce bunu bir anlayalım. Önce bunu bir ruhumuza yedirelim. Ruhumuz bu olgunluğa erişsin önce.

Allah, “yalnız bizim Allah’ımız” sanıyoruz. Hayır, hayır, hayır. “Yüce Rabbimiz (cc) sonsuzluğun ve tüm kainatın Rabbidir.” Kainatta biz ise toz kadar bile yer tutmayız. Dikkat edin, “nokta demiyorum”, “toz diyorum”. Kainatta nokta kadar, toz kadar yer tutmayan insanoğlu kendisini “dev sanıyor.” Ne kadar bir büyük tezat bu.

Evet, kendisini dev sanan ve her şeyi kendisine layık gören insanoğlu, Bayram heyecanlarını eskisi gibi yaşamıyor. “Çünkü Bayramları da kendisinin Bayramı sanıyor Halbuki, Bayramlar hepimizin Bayramı.”

İnsanoğlu bireyselleşti. İnsanoğlu kabuğuna çekildi. Kabuğuna çekilen, bireyselleşen insanoğlu Bayramları da kendi kabuğunda ve dar çevrede kutlamaya başladı. Bayramlar hiç dar çevrede kutlanır mı? Böyle bir kutlama Bayram’ın mantığına uyar mı? Olmaz tabi.

Çocukluğumuzda böyle değildi. İnsanlar ve komşular Bayram günleri daha ciğer canlı ve diğerkâm davranırlardı.

Komşuluklar ne kadar azalırsa Bayram neşesi de o kadar azalır. Bayramlar komşularla ve akrabalarla güzel. Ancak, günümüzde Bayramlar yalnız akrabalarla kutlanıyor. Ona da kutlama denirse. Adam akrabasının yanına, amcasının, dayısının, halasının, teyzesinin yanına Bayram için geliyor. Formaliteden, hızlıca Bayram kutlaması yaparak uzaklaşıyor. Geliş o geliş. Diğer Bayrama kadar da kimse kimseyi görmüyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, iyi ki Bayramlar var. Yoksa akrabalar ve komşular birbirini hiç görmeyecek.

Evet, komşular, komşuluklar. Esasında özlediğimiz bu. Çocukluğumuzdan özlediğimiz bu. Artık komşuluklar da tarihe karıştı. Artık komşular da yine şekilsel (formaliteden) Bayram kutlaması yaparak herkes bencil hayatına dönüyor. Herkes kabuğuna çekiliyor, kaplumbağa misali. Maalesef manzara bu.

Bizim çocukluğumuzda Bayram sevinci neredeyse, 10-15 gün öncesinden ruhumuzu sarardı. Bayram yaklaştıkça daha da heyecanlanırdık. Ramazan günlerinin son ikisine, “arafe ve şerefe günleri” derdik. Hatta bu günlerde “kuşların, kedilerin, köpeklerin ve tüm hayvanların dahi oruç tuttuğuna dair sözleri” Büyüklerimizden dinlerdik. Bu sözleri bizlere söyleyen Büyüklerimizin maksadı elbette bizi oruç tutmaya teşvik etmekti. Çocuklar olarak oruçlarımızı tam tutamamış olsak da, en azından Ramazan Ayı’nın son 2 günü oruç tutmamız bizlere telkin edilirdi. Ben çocukken Ramazan Ayı’nın son 2 gününde kuşları, kedileri, köpekleri ve diğer hayvanları gözlemlerdim. Acaba onlar da arefe ve şerefe günlerinde oruç tutuyorlar mı? Bunu çok merak ederdim. Gözlemlerimin sonucunu söyleyeyim: “Hayvanların hiçbirisi oruç tutmuyor. Çünkü akılları yok.” Çok sonradan anladım ki, Annem ve Büyüklerim bize o sözleri söylerken bize orucun önemini anlatmak istemiş.

Aklı olmayana ve hayvanlara ne oruç, ne de diğer bir ibadet için bir mükellefiyet ve yükümlülük yoktur. Yükümlülük çağına gelmiş ve aklı olanlar oruç ve diğer ibadetlerle mükelleftir.

Bu vesileyle Dedemle ilgili bir anıyı da burada paylaşmak istiyorum. Allah gani gani rahmet eylesin. Benim Dedeme Yukarı Pazarcık’ta “Hacı Murteza Efendi” diye hitap ederlermiş. Dedem oldukça dindar ve İslamî duruşundan asla taviz vermeyen içi-dışı bir bir Mü’min olarak yaşamış. Elhamdülillah. Kendisi aslen Kahramanmaraş Kayabaşı Mahallesinden olup askerlik günlerini 7 yıl Yemen’de cephede geçirdikten sonra, terhis oluyor ve Kahramanmaraş’ta gardiyan olarak göreve başlıyor. Sene 1930’lı yıllar. Gardiyanlık görevi sırasında oruç tutmayan bir müddeiumumi’ye (savcı’ya) “biliyor musunuz, hayvanlar da oruç tutmuyor” dediği için, ceza alıyor. Zaten ondan sonra da işten atılmış. Dedem dobra dobra konuştuğu ve haktan taviz vermediği için işten atılıyor. Dedemin işten atıldığı günden sonra Ailesi ve çocukları için zor günler başlıyor. Rahmetli Dedem hayatı boyunca yokluk ve fakirlik içerisinde ömrünü Yukarı Pazarcık’ta geçirmiş bir Allah Dostu’dur. Ben nerede “bir Allah Dostu” görmüşsem, genelde hayatı zorluklarla geçmiştir. Burada şunu

belirtmek gerekir. “Dünya’nın ve Dünya’daki nimetlerin Allah nezdinde bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, Yüce Rabbim Dünya’da kafirlere bir yudum su bile tattırmazdı.” Bu bakış açısıyla biz Dünya’ya değer vermemeyi ve yalnızca Allah katında değerli sayılmayı arzu ediyoruz. Dedem de aynı bakış açısıyla yaşadı ve öylece vefat etti.

Tekrar Bayram Günleri ile ilgili anılarımıza dönecek olursak, şunları hatırlıyorum.

Ramazan Bayramı akşamında evimize fırından taze taze pişmiş çörekleri getirirdik. O çörekler ki, sımsıcak ve enfes kokarlardı. Fırından çörekler geldiği vakitler akşama doğru olduğu için iftarımızı açmadığımız zamana denk geliyordu. Bir tarafta mis gibi kokan sıcacık çörekler ve diğer tarafta da oruçluk. Bu anda ortaya çıkıyor işte iman gücü. Ve içindeki iman sana, “bu sıcacık ve enfes çörekleri yiyemezsin, çünkü sen oruçlusun” diye hitap ediyor. Ve sen o hitabı duyduğun anda emre boyun eğiyor ve iftar saatini bekliyorsun. Bu durum sırf çocukluğumuza mahsus değil. İster oruçlu olalım, isterse diğer normal günlerde olalım. İmtihan her daim bizimledir. İmtihan derken de dünya için olan imtihanlardan bahsetmiyorum. Ahirete hazırlık olan imtihanlardan bahsediyorum. Oruçluyuz ve türlü türlü nimetler yakınımızda, ancak onlara el uzatmıyoruz. Nefsimiz çekse de onlardan yemiyoruz. İftarı bekliyoruz. İşte bu büyük bir imtihandır ve bu imtihan sırrını ancak aklını kullananlar anlar. Sırf oruçlu iken mi bunu anlıyoruz? Hayır oruçlu olmadığımız anlarda da bunu anlıyoruz. Bize haram olan şeyler ulu orta her yerde hazır, ancak, kendi kendimizi frenliyor ve bunların birer imtihan olduğunu ve sabrettiğimiz anda, ahrette bunlardan daha güzel nimetlerin bizleri beklediğini aklediyoruz. Elhamdülillah.

Çocukluğumuzda Bayram günü erkenden Bayram Namazına giderdik. Oruç tutmayan bazı kişilerin de namazda olduğunu görürdüm. Komşularımızdan oruç tutmayan büyüklerimiz vardı. Ancak o kişiler Bayram Namazlarına mutlaka gelirlerdi. Bayram namazının vacip, ancak orucun farz olduğunu çok sonradan öğrendim.

Çocukluğumun Bayram günlerinde büyüklerimizin, dayılarımızın, halalarımızın, akrabalarımızın ellerini öperek bayram harçlığı aldığımız anlar, en unutulmaz anlardır. Bayram akşamında harçlıklarımızı sayar ve sevinirdik.

Bizim çocukluğumuzda hepimizde sinemaya gitme alışkanlığı da vardı. Bayram harçlıklarımız ile sinemaya giderdik. Bir defasında Bayram harçlığıyla Pazarcık’taki sinemaya değil, ta Maraş’taki sinemaya gittiğimizi hatırlıyorum. Çocuk aklı işte. Oradaki filmler demek ki daha kaliteli oluyormuş. Espri elbette. Filmler her yerde aynı oynatılıyor.

Bayram günleriyle ile ilgili nice nice anılarımız elbette vardır. Bu anıları burada noktalayıp birkaç hususu önemine binaen hatırlatacağım. En sonunda da “En Büyük Bayram” isimli şiirimle sizi tefekküre çağıracağım.

1-Çocuklarımıza ve gençlerimize Bayram Günlerinde en uzak akrabayı dahi ziyaret etme ve onlar ile hasbihal etmenin gerekliliğini anlatın. Akrabalarla bağları asla ve asla koparmayın ve mutlaka dostluk içerisinde yaşayın.

2- Çocuklarımıza ve gençlerimize Bayram Günleri çok erkenden uyanarak Bayrama hazırlanmanın gerekliliğini anlatın. Bayramlaşmaya gidiyorsun evin gençlerinin nerede olduğunu soruyorsun; “gençlik işte, içeride uyuyor.” Öyle şey olmaz. Gençler ve çocuklar Bayram bilincinde olacaklar.

3-Bayram Günlerinde mezarlık ziyaretinde bulunmak gerekir. Kabristanda medfun olan aile büyüklerinin mezarı başında dualar okumak gerekir. Bu ziyaretlerde çocuklarımız ve gençlerimiz de yanımızda olmalıdır.

4-Bayram Günleri ve sevincini akrabalar ve komşularla birlikte doya doya yaşamak ve geçmiş kırgınlıkları unutmak gerekir. Bayramlar barışmaya ve kardeşliğe vesile olsun.

Pazarcıklı tüm Hemşehrilerimizin Ramazan Bayramlarını bu vesile ile tebrik ediyorum. Yüce Rabbim (cc) sağlık, huzur, sevinç ve mutluluk içerisinde nice Bayramlar nasip eylesin. Buradaki Bayramlardan sonra Ahirette “En Büyük Bayram” nasip eylesin. Amin

EN BÜYÜK BAYRAM

(Onlar,) meleklerin, “Size selam olsun.

Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık

cennete girin” diyerek tertemiz olarak

canlarını aldıkları kimselerdir.

(Nahl Sures, 32. Ayet)

Dünya imtihan yeri, helal var, haram var,

Helal üzere durana en büyük bayram var.

Başımızın belası nefis diye bir kavram var,

Nefsine gem vurana en büyük bayram var.

Bu dünyada asıl vazifemiz para-pul değildir,

Lüks evler, köşkler ve çarçaput-çul değildir,

Eli sıkı, pinti, cimri insan hiç iyi kul değildir,

Garip gurebayı sorana en büyük bayram var.

Menfeat yerlere, kardeşlik göklere layıktır,

Maddiyat peşinde koşan yalnızca halayıktır,

Samimiyeti esas alan zeki, akıllı ve ayıktır,

Hasbi dostluk kurana en büyük bayram var.

Yapılan kötülükleri hemen unutmak gerek,

Kendini bilmezlere karşı öfkeyi yutmak gerek,

Kötülük düşünmeyip niyeti iyi tutmak gerek,

Herşeyi hayrı yorana en büyük bayram var.

Her zaman efendi, halim insan olmalıyız,

Herkesin güvendiği selim insan olmalıyız,

Hep okuyup yazarak alim insan olmalıyız,

Muallim-i Kur’an’a en büyük bayram var.

Bu dünyada her şey geçici, hepsi bir emanet,

Yarına çıkmak için, hiç kimsede yok bir senet,

İşte bu hakikat hem çok açık, hem de çok net:

Allah’a tertemiz varana en büyük bayram var.

Ahmet SANDAL