PAZARCIKLI HEMŞEHRİMİZ PROF DR AHMET AK İLE İSLAM’DA ŞEFAAT ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ (1)

Ahmet SANDAL: Değerli Hemşehrim, Muhterem Hocam Ahmet Bey, Pazarcık Havadis Gazetesi okuyucuları için Sizinle bir söyleşi, bir röportaj gerçekleştireceğiz. Öncelikle bize bu fırsatı verdiğiniz için okuyucularımız ve tüm Hemşehrilerimiz adına size hassaten teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. Ahmet AK: Çok Değerli Hemşehrim Ahmet Bey, sevdiklerimizle buluşmamıza vesile olduğunuz için başta zâti âliniz olmak üzere Pazarcık Havadis Gazetesi’nin değerli yetkilileri ile tüm çalışanlarına ve okuyucularına, hemşerilerimize en içten muhabbetlerimi, selam ve saygılarımı sunarak, hepinize sevdiklerinizle birlikte ömür boyu sağlık ve mutluluklar diliyorum.
Ahmet SANDAL: Kısa bir hayat hikâyenizi özetleseniz diyorum. Biz sizi tanıyoruz. Kahramanmaraş İli Pazarcık İlçesi Yukarı Mülk nüfusuna kayıtlı köklü bir aileye mensupsunuz. Babanız Pazarcık’ta sevilen bir zattır. Postacı Mehmet diye bilinir. Anneniz sanırım birkaç sene önce vefat etti. Allah rahmet eylesin. Çocukluk Arkadaşımız Yener Kara de sizin Kardeşiniz. Bundan birkaç sene önce de onu kaybettik. Cümlesine rahmet ve mağfiret diliyorum. Hocam, Yukarı Mülk Köyü genelde çiftçilik, bağcılık ve fıstıkçılık ile geçimini sağlayan güzel bir köy. Köyünüzü biliyorum ve Babamın işleri nedeniyle ya da dost ziyaretleri vesilesiyle birkaç defa orada bulundum. Köyünüz Araban Yolu üzerinde güzel bir köy. Hocam, önceliği ailenize, köyünüze ve çocukluğunuza verelim. Çocukluk denilince ve işin içinde köy hayatı olduğuna göre, sizde anı çoktur. Belki de çocukluğunuzun büyük bir kısmı Pazarcık’ta geçmiştir.

Prof. Dr. Ahmet AK:
Değerli Ahmet Bey kardeşim. 1963 yılının Ağustos ayında Pazarcık’ın Yukarı Mülk köyünde dünyaya geldim. Ben hayata gözlerimi açtığımda babam Edirne’de askerde imiş: Çok değerli bir komutanı, “memleketlerinize döndüğünüzde çocuklarınızın önüne birkaç koyun kuzu verip de sakın onların okullarını ihmal etmeyin” diye öğütte bulunmuş. Babam da bundan çok etkilenmiş bizim daha iyi yerlerde okuyabilmemiz için ben henüz üç yaşındayken Yukarı Pazarcık’a göçmüş. İlk yıllarda serbest meslek olarak çeşitli işlerde çalıştıktan sonra baraja yakın bir yerde Tevfik Erdoğan Hoca ve Ormancı Mahmut Beylerin tarlasına yarı yarıya ortaklık kavak diktik. Benim çocukluğumun neredeyse büyük kısmı kavakların dikimi, bakımı sulaması ile geçti, diyebilirim. Bu sırada Ziyaret Tepesi’nin eteklerinde, Aksu nehrinin ve Kartalkaya Barajının kenarları gibi Pazarcık’ın o zamanki otlak ve çayırlarında yıllarca Peygamber mesleği olan çobanlık da yaptım. Çocukluğumla ilgili unutamadığım çok sayıda hatıram var. Bunların hepsini anlatmak bu sayfalara sığmaz. Fakat birkaç tanesini anlatmak istiyorum. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, bizim zamanımızda bütün insanların hayatı bugünkünden çok daha sade ve doğaldı. Mesele çocukluğum boyunca bana para ile çok fazla oyuncak alındığını hatırlamıyorum. Ancak biz yine de çok mutlu idik. Kendi oyunumuzu kendimiz icad eder, kendimiz oynardık. Ne mi yapardık? Çamurdan, telden ve ağaçtan arabalar yapardık! Hem de tekerleri ve direksiyonları hatta bazen içine çöpten yolcu da koyardık. Sonra da kimin oyuncağı daha güzel olmuş diye birbirimiz ile kıyasıya yarışırdık. Birbirimizi kıskanmadan bir daha ki sefere daha iyisini yapmak için o andan itibaren düşünüp planlar yapardık. Bir de çok zevkle oynadığımız bir oyunda Pazarcık’ımızın içinden geçen Malatya yolunda geçen arabaları sayma oyunumuz vardı. Bunu adı, batıdan gelen arabalar benim, doğudan gelen arabalar senin oyunuydu. Tabi o zaman bugünkü gibi araba çok değildi. Baktığımız yolda bazen dakikalarca belki de yarım saatte bir araba geçerdi. Ama yine de biz bir taraftan göz ucuyla hayvanlarımızı otlatırken bir taraftan da arabaların gelmesini beklerdik ve bizden tarafta bir araba gelince sanki arabamız olmuş gibi sevinirdik. Bunu yanı sıra açık havada misket oynar, güreş yapar Kartalkaya Baraj’ında ve Aksu Çayı’nda hemen hemen her gün yüzerdik. Yaz tatillerinde birkaç günlüğüne de olsa köyümüze gider orada hem emsallerimizle çeşitli oyunlar oynardık, hem de dede, nine, amca, teyze ve hala hasretini giderirdik. Böylece sıla-i rahim görevimizi de yapmış olurduk.

Evimiz, Aşağı Pazarcık’ın mezarlığına yakın bir yerdeydi. Babam Mehmet Kara Postane’de Gece Bekçisi görevine başlayınca, mahallenin mektuplarını sabah bizim eve getirir, biz de gelen mektupları konu komşuya dağıtırdık. Mahallenin mektuplarını getirmesinden dolayı babama önce komşular “Postacı Mehmet” demeye başladılar. Sonra da bütün Pazarcık, bu lakabı kullanmaya başladı ve hala da kullanılmaktadır.

Pazarcık coğrafyası, tarihi ve kültürü ile güzel işler yapma konusunda muhabbetle birlikte çalışan insanların bol olduğu ülkemizin şirin bir şehridir. Pazarcık’ın insanı, farklı düşüncedeki insanlarla bir arada yaşamayı başaran ve başkalarının görüşlerine saygılı olan bir kültüre sahiptir. İçiresinde yetiştiğimiz bu kültürden, farklı düşüncedeki insanlarla bir araya gelip birlikte devletimiz ve milletimiz; hatta bütün insanlık için çok güzel şeyler yapmamız gerektiğini öğrendik. Bundan dolayı hepimiz devletimiz ve milletimiz için her şeyin en iyisini yapmaya çalışıyoruz.
Ahmet SANDAL: Değerli Hocam ilk ve ortaokul ile lise tahsiliniz hakkında okuyucularınızı bilgilendirmeniz mümkün mü? Tabi yine anılarınızla birlikte sizden bu hususta sohbetimize renk katmanızı rica edelim. Mesela, ben sizin Üniversite İlahiyat eğitiminden önce Kahramanmaraş’ta Meslek Yüksekokulu’nda Elektrik Bölümünde okuduğunuzu hatırlıyorum.

Prof. Dr. Ahmet AK: Değerli Ahmet Bey, ilköğrenimime 1969 yılında Pazarcık Cumhuriyet İlkokulunda başladım. Buraya kayıt olurken, babam, okul müdürünün bana bakarak “bu çocukta okuyacak göz var” dediğini anlatır. Ancak orada ikinci sınıftayken evi yakın olan öğrencilerle birlikte yeni açılan Yeni İlkokulu’na (Sonradan ismi Fatih İlkokulu oldu) nakledildik ve 1975 yılında ilkokulu orada bitirdim.

Daha ilkokul yıllarında sınıfın çalışkanları arasında gösterildim. 1977 yılında o zaman Pazarcık’ta bulunan ilkokullar arası yarışmada Yeni İlkokulu’nu temsil eden yarışmacılar arasındaydım ve biz o yarışmada birinci gelmiştik. Çocukluk dönemimde Pazarcık’tan büyük bir yer görmedim. İlçeyi kaymakamın yönettiğini duyunca kendime güvenimden ve azmimden olsa gerek, bana ileride ne olacaksın diyenlere “kaymakam olacağım” diye cevap verirdim. Çünkü çocukluğumdan dünyada en büyük makamın kaymakamlık olduğunu zannederdim. Babam, rahmetli annem ve öğretmelerim beni hep desteklediler ve bana güvenip okumam için ellerinden geleni yaptılar. Babam Mehmet Kara ile rahmetli annem Hatice Kara ve öğretmenlerimi hayırla yâd ederek şükranlarımı arz ediyor, vefat edenlere Allah’tan rahmet, halen hayatta olanlara hayırlı akıbetler ve uzun ömürler diliyorum.

1977’de Pazarcık Ortaokulu’nu, 1980’de Pazarcık Lisesi’ni bitirdim. 1983 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kahramanmaraş Meslek Yüksek Okulu Elektrik Bölümünden mezun oldum. Burada okurken siz değerli okuyucularıma özellikle gençlere hiç unutamadığım ve unutamayacağım bir hatıramı anlatmak istiyorum. Yüksekokula devam ederken Kahramanmaraş’ta üç katlı bir apartmanın teras katında bulunan tek bir odada ikamet ediyordum. Orası benim çalışma odam, yatak odam, mutfağım, misafir odam kısacası her şeyim idi. Bilirsiniz bazen Maraş’ta kuvvetli rüzgâr eser. İşte bir kış gecesi idi. Rüzgârla birlikte dondurucu bir soğuk vardı. Odanın ortasında Pazarcık’tan getirdiğim teneke bir soba kurulu idi. Ancak evde o gün sobada yakacak ne bir odun ne de başka bir şey vardı. Üstelik odadaki pencerenin camları kalınca buz tutmuştu. Allaha sonsuz şükürler olsun ki, bu durumda başkasının odununu çalmak gibi hiçbir şey aklımın ucundan bile geçmedi. Benim ise ertesi gün vize ödevi olarak götürmem gereken aydıngere rabito kalemi ile çizmem gerek bir elektrik proje ödevim vardı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen ödevimi en güzel şekilde yapıp ertesi günü okula götürmek için ne yapmam gerektiğini düşündüm. Babamın evinden getirdiğim küçük tahta masayı somyanın yanına bitiştirdim. Soğuktan üşümemek için somyanın üzerindeki yorgan ve battaniyeyi sadece parmaklarım açıkta kalacak şekilde üzerime örttüm. Gece yarısı saat 12 civarı odada yalnızım. Cetvel kullanmama rağmen Elektrik projesindeki çizgilerin eğri büğrü olduğunu ve salon oturma odası vs. yazarken harflerin yamuk yumuk olduğunu görünce niye böyle oluyor diye düşünmeye başladım. Acaba yorulduğum için mi böyle oluyor diye elimdeki kalemi masanın üzerine bırakmak istedim. Ama ne çare! Ne parmaklarımı kımıldatabiliyorum. Ne de kalemi masaya koyabiliyorum. Bir de baktım ki parmaklarım elimdeki kaleme yapışmış birlikte donmuş! O anda yanımda kimse de yoktu. O anda elimi yorgan ve battaniyenin altında olan koltuğumun altına sıkıştırdım. Bir müddet sonra parmaklarıma yavaş yavaş can gelmeye başladı. O zaman anladım ki ellerim soğuktan donmuştu. Sonra ne mi oldu. Tabii ki elimi ısıtıp tekrar dersime kaldığım yerden devam ettim. Ertesi gün o proje ödevimden iyi not almıştım.

Ahmet SANDAL: Ahmet Hocam bu anılardan ve yaşadıklarınızdan etkilenmemek ve duygulanmamak mümkün değil. İşte bu zorluklar sizi bu noktaya getirdi, elhamdulilllah. Hocam, siz bir İlahiyatçısınız ve şu an itibariyle Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesisiniz. Bu Üniversitede İlahiyat Fakültesinde Profesör olarak görev yaptığınızı biliyoruz. Bunlarla birlikte eğitimci kimliğiniz ile kitaplar yazıp konferans ve seminerlerde sunumlar gerçekleştirdiğinizi biliyoruz. Mesela, sizin İmam Maturidi hakkında araştırmaya dayanan çok muhtevalı bir eseriniz olduğunuzu biliyoruz. Öyleyse sizinle öncelikle Ülkemizin üniversite ve eğitim sistemi hakkında konuşmakta fayda vardır. Bilim ve eğitimde ne durumdayız?

Prof. Dr. Ahmet AK:

Evet, Ahmet Bey İlahiyat Fakültesine gitmeme gelince Pazarcık’ta bir yıl serbest elektrik teknikeri olarak çalıştıktan sonra okumaya doyamadığım için 1984 yılında tekrar üniversite sınavına girdim ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandım ve 1990 yılında oradan mezun oldum. 1984-1994 yılları arasında İstanbul’da kaldım. Bu sırada Arapça ve İngilizcemi geliştirmek için özel dersler aldım. Ayrıca hafta sonları Türk Edebiyat Vakfı ve Aydınlar Ocağı gibi birçok kuruluşun düzenlediği konferans ve sempozyumlara katılarak kendimi sürekli geliştirmeye çalıştım. Katıldığım kültürel faaliyetlerden daha çok okumam ve araştırmam gerektiğini anladım ve akademisyen olmaya karar verdim. Nihayet 1993’te İnönü Üniversitesi Darende İlahiyat Fakültesinde İslam Mezhepleri Tarihi Araştırma Görevlisi sınavını kazanarak akademisyenliğe başladım. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Şehristani’nin el-Milel ve’n-Nihal’inde İslam Mezheplerinin Tasnifi” adlı tezim ile yüksek lisansımı; 2000-2006 yılları arasında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “Maturidi Kaynaklarda Maturidi ve Maturidilik” adlı tezim ile doktoramı tamamladım. Bu süre içerisinde 1994-2000 yıllarında altı yıl Malatya Darende’de ve 2006-2009 yıllarında Malatya merkezde üç yıl olmak üzere toplam 9 yıl Malatya’da ikamet ettim. 2009 yılının Mart ayında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’ne Yardımcı Doçent olarak atandım. 2011 yılında Doçent ve 2016 yılında Profesörlüğe atandım. Halen aynı üniversitede Profesör Doktor olarak çalışmaktayım. Diğer bir ifadeyle 10 yılı İstanbul’da 6 yılı Ankara’da ve 9 yılı Malatya’da olmak üzere ömrümüm çeyrek asrını Pazarcık ve Kahramanmaraş dışında geçirdim. Ancak her zaman kalbimin derinliklerinde Pazarcık ve Maraş’ın hep ayrı bir yeri oldu. Şu anda da bu güzel şehirde ikamet ediyorum.

Gençlere tavsiyem ülkemizin birbirinden güzel yerlerine gitmekten çekinmesinler ve mutlaka bir üniversite bitirsinler, kendi alanlarında bir numara olmaya çalışsınlar. Çekinmesinler, korkmasınlar! Bunları yapabilenlerin tecrübe ve kültürlerinin artacağını ve ufuklarının daha geniş olacağını unutmasınlar. Rahmetli annem Ankara’ya doktora yapmak için giderken söylediği “oğlum, Ankara büyük şehir, orada ne yaparım ne ederim, diye korkma, çekinme! Unutma büyük balık, büyük suda yetişir” sözü hala kulaklarımda çınlamaktadır. Gerçekten annemim dediği gibi Ankara ve İstanbul’daki hocalarımdan çok şeyler öğrendim. Öğrenmenin yaşı olmadığından bir taraftan öğretirken bir taraftan da öğrenmeye devam ediyorum. Bizim çocukluğumuzda bir işe girmek için ilkokul diploması yetiyordu. Sevgili gençler! Şimdi üniversite mezunu olmak yetmiyor. İyi dereceli mezuniyetlerin yanı sıra yüksek lisans ve doktora yaparak alanında iyi bir kariyer yapanlar aranıyor.

Yöneticilerimiz, gerek Milli Eğitimizde gerekse üniversitelerimizdeki eğitim sistemini iyileştirmeye çalışıyorlar. Ancak bu alanda bu ülkenin birer vatandaşı olarak hepimizin yapabileceği çok şeyler olduğunu düşünüyorum. Bunların en başında gençlerimize her alanda her şeyin en iyisini yapmamız gerektiği şuurunu geliştirmek ve onları birbirleriyle yarıştırmak; hatta kendi kendileriyle yarıştırmak geliyor, diyebiliriz. Çünkü Yüce Rabbimiz, bizleri en şerefli varlık olarak yaratmış ve her şeyi insanlığın emrine vererek, “Her şeyin en iyisini yapmamızı” istemektedir. O halde dünyanın en iyi uçağını, en iyi arabasını, en iyi silahını, en iyi ticaretini kısacası her şeyin mümkün olan en iyisini yapmadan uyku bize haramdır, aşkı, heyecanı ve azmi olan gençlerin artması gerekiyor…
Ahmet SANDAL: Hocam hepimizin hobisi ve boş vakitlerimiz için bir uğraşısı var. Sizin hobilerinizi öğrenebilir miyiz?
Prof. Dr. Ahmet AK: Ahmet Bey hobilerim, namaz ve diğer ibadetleri yerine getirerek Cenabı Allah’a şükretmek, okumak, özellikle de Kur’an okumak, yazmak, okutmak, düşünmek, düşündürmek, her şeyden bir ders, ibret almaya çalışmak, yürüyüş, yüzme, kır gezisi, tarihi ve kültürel yerleri görmek, dost ve akrabaları ziyaret etmektir.
Ahmet SANDAL: Ahmet Hocam hayaliniz ya da bu Ülke için gerçekleştirmek istediğiniz bir projeniz var mıdır?
Prof. Dr. Ahmet AK: Bu dünyada Türkiye’nin dünyanın en güçlü devleti olmasını; ülkemizin de dünyanın en huzurlu ve en güvenli ülkesi olmasını hayal ediyorum. Gençlerimizin milli ve manevi değerlerimize bağlı yetişerek, her alanda her şeyin en iyisini yapıp, dünyada söz sahibi olacaklarını hayal ediyorum. Onlara Fatih Sultan Mehmet Han’ın “Ya İstanbul beni alır! Ya ben İstanbul’u alırım” azim ve kararlılığında olmalarını tavsiye ediyorum. Ben bütün öğrencilerime, “gençler! Bizim zamanımızda herkesin arabası yoktu. Ama şimdi herkesin arabası var. Bazı zenginlerin de özel uçak ve helikopterleri var. Bundan 30, 40 sene sonra herkesin özel uçağı ve helikopteri olacak” diyorum. Siz çok çalışırsanız önce sizin olur” diye teşvik ediyorum. Öbür dünyada ise sevdiklerimle beraber Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e cennette komşu olmayı hayal ediyorum.
Ahmet SANDAL: En son okuduğunuz kitabın ismi nedir? Son gittiğiniz filmin adı nedir?
Prof. Dr. Ahmet AK: En son okuduğum kitabın adı, Kur’ân-ı Kerim; en son seyrettiğim filmin adı, TRT 1’de Diriliş Ertuğrul.
Ahmet SANDAL: Pazarcık Havadis Gazetesi’nin Değerli Okuyucuları, Muhterem Hemşehrilerimiz bu köşede 5 aydır alim, yazar ve hocalarımızı tanıtıyoruz ve İlçemizden yetişmiş Değerlerimiz ile röportajlar yayınlıyoruz. Bundan önce Yusuf Has Hacib, Platon, Nasreddin Hoca, Nurettin Topçu, Bediüzzaman Said Nursi, Ulu Hakan Abdülhamid Han, Mevlana, “Yedi Güzel Adam”, Hafız Ali Efendi ve Mimar Sinan, Şeyh Edebali ile Osman Gazi ve Prof. Dr. İsmail Güvenç, Geçmiş’ten Bugüne Pazarcıklı Şehidlerimiz ve Şair Fuzulî ile Prof. Dr. Şükrü Özğan anlatılmış ve tanıtılmıştı. Bu hafta da Hocamız Ahmet AK anlatıldı ve kendisiyle gerçekleştirdiğimiz bir söyleşiye, bir hasbihale yer verdik. Sayfa sahifesi yetmediği için söyleşinin 2. kısmı gelecek hafta yayınlanacaktır. Gelecek hafta bu söyleşide “İslam’da Şefaat” konusu anlatılacaktır. İnşallah.

Ahmet SANDAL