ÖLMEKTEN Mİ KORKUYORUZ?

Andolsun, Siz ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz. İşte şimdi onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz. Ali İmran:143

Bu haftaki köşe yazımı, Ramazan’a ve Oruç’a ayırmayı düşünürken son günlerde yaşananlardan dolayı yüreğim ve vicdanım çok ta el vermedi!

Buruk bir atmosferde Orta doğuda ve özellikle de Filistin/Gazzeli kardeşlerimize, Siyonist İsrail tarafından periyodik olarak devam ede gelen bilinçli, koordineli ve sistematik yakıcı/yıkıcı bunca zülüm ve vahşetle yine Ramazana girerken… Öfkeliyim ama Utancım(ız)dan bunu haykırmaya yüzüm(üz) de yok.

Filistin Gazze’ de hunharca katledilenlerin, insanlık dışı infaz ve görüntüleri üzerine… Dünya; göstermelik yürüyüş, miting ve söylemlerle, gaz alma çıkışlarıyla, Siyonizm’e zemin ve meşrutiyet kazandırma, toplumda takdir görme ve destek bulma sevdasında üç maymunu oynayarak halklarını uyuturlarken bizlerde bu afrodizyak uyuşturucu etkisiyle uyuşmaya, büzüşmeye, çürümeye hatta kokuşmaya rağmen, övünerek Ramazanı hak ettiğimizi düşüneceğiz öyle mi?

Mevcudiyetin adamı olmanın kolay lakin adil ve cesur olmanın zor olduğu günümüzde;

Yüreklerimiz hakikatten kopmuş, Enaniyet zincirlerine vurulmuş duygularla, İnsan fıtratını kaybetmiş bir anlayışla, Hayvani ve nefsanî bir arzu taşıyarak, Siyonist İblis’in yaptıkları sofralarımızda iken biz hangi vicdana anlatacağız kendimizi?

Zalimler, müşrikler ve kâfirler, ısrarla müslümanları ve mazlumları bir birlik ve bir kardeşliğe zorluyorken bizler de aynı inat ve ısrar ile bu dayatmaya hala direniyoruz.

Aklın adaletçi, nefis menfaatçi olduğu bir realitede ve adaletin sözde kaldığı toplumlarda; İnsanların söylemlerini akıl, eylemlerini ise nefis yönetir.

Hepimiz eşekleşiyoruz ve çirkin sesler çıkarıyoruz!

Çünkü ölümden/ölmekten korkuyoruz.

Hiç ırmak kenarında gezinirken Irmağın yanındaki su birikintisini düşündünüz mü acaba? Irmak durmadan derinlemesine ve genişlemesine akıp gidiyorken; Irmağın kenarında göllenmiş ve ırmakla bağlantısı kapanmış su birikintisinin Irmağın yaşamıyla ilintisi kesilmiş olduğundan üzeri pislikten bir kabukla örtülmüş olarak öyle durgun ve ölü duruyor. İçinde balıkta yok. Buna karşın ırmak, yaşam ve canlılıkla dolu hızla akıp gidiyor. Çoğu İnsanlarda öyledir.

Hızla akan yaşamın yanında kendilerine küçük bir havuz kazarlar. İşte o havuzda kokuşur, o havuzda ölüp giderler. İstiyoruz ki; durgun bir havuzda sonsuza dek hep mutlu yaşayalım. Hiçbir şeyin değişmesini istemiyoruz, Ama yaşam hiçte böyle durağan değil.

Her şey değişiyor ve ölüp gidiyor öteye!

Ama biliyoruz ki zihnimiz yaşamın aynı şeyi bize de yapmasını istemiyor ve buna izin vermiyor. Durmadan değişen bir ortamda yaşamanın sakıncalı olduğunu görüyor, Onun için hemen çevresine duvar örüyor..

Geleneğin, Siyasal ve toplumsal kurumların duvarıyla kendini güvence altına almaya çalışıyor.

Her şey olduğu gibi kalsın istiyor. İşte bunun içindir ki ölmekten korkuyoruz. Belki de yaşamaktan korkuyoruz.

Ağaçtan yere düşen bir yaprak ölümden korkuyor mu? Kuşlar günün birinde öleceğim korkusuyla uçmaktan vazgeçiyorlar mı? Ölüm gelince onunla karşılaşırlar ama ölmeyi hiçbir zaman sorun, dert yapmazlar.

Ölüm ve korku kafalarının köşesinden bile geçmez. Ölüm gelirse pekâlâ ölürler. Olması kaçınılmaz bir şeyi dert etmenin ne anlamı var ki?

Ölümü kendine dert eden yalnız insanlardır. Çünkü aslında biz yaşamıyoruz, ölüyoruz. Yaşarken ölüyoruz.

Ölümü kendimize hep dert etmemizin asıl nedeni korkularımızdır. Benimsediğimiz, biriktirdiğimiz şeyleri yitirmekten korkuyor olmamızdır. Çocuğumuzu, bir arkadaşımızı, mal, makamı…vs yitiririz diye korkuyoruz.

Bildiğimiz, alıştığımız şeyleri bırakmak istemiyoruz ve işte bu bildiğimiz alıştığımız şeylerden kopamamak, Onlara sıkı sıkı sarılmayı istemek ölüm korkusunu getiriyor. Buda bize maalesef zilleti getiriyor.

Ölümü, yâre ulaştıran bir yol bilip, zillet içinde yaşamaktansa izzet içinde ölmeyi tercih edebilseydik eğer, dünya mazluma cennet, zalime cehennem olurdu.

Hem bu dünyada yaşayan hem de Ahiret’te yaşayacak olanın, çoğunluğa uymayıp nusreti Allah’tan bekleyen ve zafer elde eden azınlığın olduğunu da anlardık.

Anlardık ta bu çok zor bir iş be kardeş.

Sen, en iyisi… Al seccadeni… Medine’den hurmalar da getirdiysen… Ne ala… Yeter!