ÖKÜZÜN TRENE BAKTIĞI GİBİ…

Biz onların önlerine ve arkalarına set çektik. Gözlerini de perdeyle örttük. Artık görmezler. Yasin: 9

Onları sana bakarken görürsün, oysa onlar görmezler. Araf: 198

Tarih boyunca tekerrür eden ve ne yazık ki buna rağmen ders almayan insanın bunca ettiği /yaptığının yükü altında ezilen dünya; üstündekileri savurup, atmak istercesine tüm çılgınlığıyla hızla dönmeye devam ediyor.

Kuş misali özgürce, kanatlarını açmış gökyüzünde süzülerek hayata yükseklerden bakan, hayatı ve insanı en ince ayrıntılarına kadar kuşbakışı gören ve balıklar gibi tefekkür okyanusu derinliklerinde yüzerken, ilim denizini okuyan ve anlayan bir toplumun var olduğu bir dünya hayal ediyorum düşlerimde. Beni mutlu eden bu hayalimin; Gerçekte olmazsa da, rüyalarımda gerçekleşmesi için uykulara yatıyorum ara sıra…

Bakmak ve görmekle geçen değerli, paha biçilmez ömrü; Öküzün trene baktığı gibi yalnız bakmakla geçiren ve tüketen, bakan körlerin köşe kapmaca oynadığı, bu hayatta gözlerin gördüklerini zihinsel görmek için öncelikle bedensel bakmayı bilmek lazım.

Bakmakla”, ”Görmek” aynı familyadan olsalar da bunların arasında çok önemli nüans farkı vardır. Bir o kadar da şiddetli geçimsizlik içindedirler.

Bu iki nokta arasında gidip gelmek anlık gerçekleşir. Bakmak üstün körü anlık bir eylemken, görmek daha derinlemesine daha bir genel bakış açısı gerektirir.

“Her baktığımda göremediğim ama her gördüğümde baktığım kalabalıklara bakıyordum ki, birden onu gördüm.” dediğimiz fark etmeyi yaşatacak bir uyanıklık ve şuur olayıdır görmek.

Bakmak; bir göz hareketiyle geçici bir olaya şahit olmak, seyretmek, en fazla tanımakla, sevmekle sınırlı iken,

Görmek; Bir şuur içerisinde akıl, kalp ve gözün devreye girmesi ile hayranlıkla ve derinlemesine olayı anlayıp yorumlamak, kavramak, yaşamak ve hükme bağlamaktır

Olaya bakış şeklimiz aslında bizim aynadaki suretimizin ta kendisidir. Ne kadar ufkumuzu aydınlatabilirsek o kadar kendimizi tanıyabiliriz. Bunu başarabildiğimiz takdirde baktıklarımızın çok ötesinde anlamlara ulaşır sonrasında çevremizdeki sırları keşfetmeye başlarız.

Bakmak sonucu görmek veya görmemek biraz da o nesne veya vakayı beyinde kafaya koyduğumuz önceliği göre değer arz eder.

İzah bakımından şu hikâye çok güzeldir.

Karı-koca birlikte tatile çıkarlar. Gittikleri yerde kamp kurarlar. Tatillerinin ikinci gününün akşamı güzel bir yemek yiyip uykuya dalarlar.

Birkaç saat sonra kadın uyanır ve kocasını da uyandırır. Adam uyku sersemidir güzel bir rüyadan uyandırıldığı için de biraz kızgındır.

“Ne oldu? Ne istiyorsun?” diye sorar.

“Yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle. ”

Adam gökyüzüne bakar ve cevap verir:

“Bunun için mi uyandırdın beni? Baktım işte. Bir sürü yıldız görüyorum, ışıl ışıl parlayan milyonlarca yıldız.”

Karısı telaşla tekrar sorar: “Peki, bu sana neyi gösteriyor?” Artık iyice uykusu kaçan adam biraz düşünür ve cevap verir:

“Teolojik olarak Tanrının kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum.

Felsefi olarak, evrenin sonsuzluğunu ve onun karşısındaki önemsizliğimizi görüyorum.

Astronomik olarak galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin varlığını görüyorum.

Yıldızların konumuna bakarak saatin 3 olduğunu, meteorolojik olarak da bugün havanın çok güzel olacağını görüyorum.

Niye sordun bunu Peki, Sana neyi gösteriyor?”

“Çadırımızı çalmışlar…”

Onun için lütfen hayatınızda neyi öncelediğinize dikkat edin! Andre Gide’ nin dediği gibi…

“Önem bakışında olsun, baktığın şeyde değil. Baktığınız şey ne kadar değerli olursa olsun, mühim olan sizin bakışınızdır.

”Baktığında gördüğünü sandığın ama gördüğünde anladın bir vakayı beyninde ne hale dönüştürdüğün ve gördüğündür önemli olan. Hani bir laf vardır.

“Dervişin fikri neyse zikri de odur.” diye.

Kedinin aç kaldığı zaman yavrusunu fareye benzetip yemesi gibi, yanlış bakış ve görüşlerin sarmaladığı şu ortam ve zamanı; Gelin doğru bakış ve görüşlere sahip bir hayranlık bahçesine dönüştürmeye çalışalım. Yoksa! Kaçınılmaz son:

Öküzün mal mal baktığı Tren, Öküzü çarpar.