MÜSİBET SEBEBSİZ DEĞİL.

İnsanın yüreği kadar karamsar olmazsa da; Günlerdir karanlık bulutların getirdiği yağmurun dinmesinin ardından, sanki o kasavetli havayı hiç yaşamamış gibi bir edayla, hayata ışığı ve sıcaklığı ile merhaba diyerek yeniden doğan güneşin; endamını ve muhteşemliğini sergilediği pürüzsüz bir gökyüzünü seyrederken buluyorum kendimi.

Bu ortamın sessizliğini bozan tek şey baş ağrılarım mı? Yoksa Düşünce deryasına, derde ve acıya saplanan hançerin çıkardığı metal sesi miydi acaba?

Yüreğim, Tabibim! Belli ki; Baş ağrılarımı iyileştirip başını ağrıtmak istemiyor.

Ağrılarımın bedene vermiş olduğu yorgunluk sonucu veya zihnin daraltıcı yorgunluğu sonucumu ne? Nedenini tam anlayamadığım bir sebepten ötürü öyle kala kalmışım elimde kalem ve kâğıtla…

Suskun ve yutkun, sevda gibi soluğum yankısız bir şekilde, düşlerime dar gelen tek kişilik bakışlarımda özlem, hasret ve meraklı bir derdim vardı.

Nasıl olacak bu hayat…

Nasıl geçecek bu zaman… diye!

Uyumaya çalışıyordum, bu acı gerçek bitsin diye düşlerimde… Olmuyor!

Çünkü gerçek olan düşlermiş meğer.

Zihinde olanlardır, gerçeğin ta kendisi…

Ve o gerçeklerin içinde bitecek bu düş…

Ve tebessüm edip sıyrılacak gözlerim…

Belki de bu düş’ün içinde yatmama izin vermeyen sesim uyandıracak beni, kim bilir?… Gözlerim kayıyor ellerime…

Ne yazacağımı bilmeden!

Kim bilir belki bir sevincin sayfasına değecek kalemim, ya da yârin hasretine, ya da sabrın gözyaşlarına!

Ütopik bakışla bakmamalıyım insanlara. Nasılsalar öyle canlanmalılar zihnimde…

Ama ara sıra neden öyle canlandıklarını anlamakta zorlanıyor ve anlayamıyorum. Belki de insanlara olan acıma ve sevgimden kaynaklanıyor bu düşünceler.

Ya da, Ah ulan… Bilinçaltım, sakın benden habersiz hümanist olmuş olmasın?

Böylesi bir hayat mücadelesinde, insan bazen kendini unutuyor. Nefsinin esiri olarak güç ve kazanımlarına (İktidar, para, makam, şöhret… gibi) aldanıyor.

Sonunu hiç düşünmeden…

Tıpkı hikâyedeki Kaplan gibi…

Bir gün bir kaplan uyandığında kendini canavar gibi hissetmiş. Hatta kendini öyle iyi hissetmiş ki, bir küçük maymunu köşeye sıkıştırmış ve ona gürlemiş,

“Ormandaki hayvanların en güçlüsü kim?”

Zavallı maymun titreyerek cevap vermiş,

“Sizsiniz tabii ki, sizden güçlüsü yok.”

Kısa bir süre sonra, kaplan bir geyiğe rastlamış ve kükremiş,

“Ormandaki hayvanların en büyüğü ve en güçlüsü kim?”

Geyik öyle çok titriyormuş ki kekeleyerek,

“eee…şee….şeyyyy, büü…büüü…yüüüük, kaa kaaa kaplan, siz ormandaki en güçlü hayvansınız.” demiş.

Kaplan hızını almışken, sessizce ot yiyen bir file caka atmaya başlamış ve en yüksek sesiyle gürlemiş,

“Ormandaki hayvanların en güçlüsü kim?”

Fil hiç sesini çıkarmadan hortumuyla kaplanı yakaladığı gibi havaya kaldırmış, yere vurmuş, tekrar kaldırmış ve kaplanı bulanık bir görüntü halini alana kadar silkelemiş ve sonunda onu şiddetle yakındaki bir ağaca fırlatmış.

Kaplan sendeleyerek ayaklarının üzerinde doğrulmuş, file bakmış; “Yahu kardeşim, sırf cevabı bilmiyorsun diye bu kadar sinirlenmene de gerek yoktu!” demiş.

Biraz Hümanistçe olmadı gibi ama…

İnsan haddini bilmeli ve mütevazı olmalı.

Ben dediğimi dedim!

Daha diyecek bir şey bulamıyorum.