MISIR’A SULTAN OLMAK

Yüzün birden anlamsızlaşıp…

Gözlere karanlık bir hüzün çöktüğü…

Beynin zihin duvarları arasında sıkıştığı…

Bedenin çıkmaz dert sokaklarında dolandığı anlarda, düşüncem yağmurla sevişmekte…

Yağmur taneleri düşünceme; yersiz düşüncenin, ürünü helak eden yersiz yağmurdan farklı olmadığını fısıldadı…

Düşüncemin bunu düşünmesine bile fırsat vermeden; çisentinin, güneşle dans etmesiyle renklenen gökkuşağı…

Gürleyip gürleyip yağmamaktansa,

ince ince gözyaşı sessizliğinde süzülmenin faziletlerini söyledi durmadan…

Acıyan kalbimin kuytu mahzenlerinde kimse bilmezsin diye etrafa gülücükler dağıtarak sakladığım kederlerim dururken, ruhumda nice depremler yaşayan ben, ”büyük derdim var” diye şikayetlerde mi bulunayım?

Yoksa artçı depremlerle devam eden derdime dönüp ”benim de Allah’ım var” diye Rabbime sığınıp dertlerimi, kederlerimi tehdit mi edeyim?

O zamanda soracaksınız biliyorum.

Rabbinle aran nasıl. İmanın seni taşıyor mu?

Taşıyabilir misin derdini yarına, hayata,..

Belki de, bir başına kalacaksın, binler içinde.

Sen buna hazır mısın ona bak… diye.

Oysa insan; hüzün, gözyaşı, dert kaynağı değil miydi? Bunlar değil miydi insana insan olduğunu hissettirmesine sebep?

Bu yüzden derdi olan insanı dinleyin ve hissedin, hissetmeniz gereken ne varsa…

Ve en önemlisi yargılamak, yermek, hüküm vermek yerine anlayın onu.

Eminim ki siz de seveceksiniz derdi, dertliyi..

Çünkü insan dediğin dertli olmalı, kederi hiç eksilmemeli… Derdi yoksa dert satın almalı.

İşte böyle bir dünyadan, düşlerini bile kuramadığım bir dünyaya çekiyor beni dert.

Gözlerim yaşarıyor, gördüğüm yalnızlıklar karşısında, kederlenmemek elde mi?

Yıllardır dağın ortasında yaşamış, deniz hakkında hiçbir fikri, bilgisi olmayan birinin; uçsuz bucaksız okyanusu gördüğünde

duyduğu hayreti duyuyorum ve eminim ki; Dertlere her dalışımda, elime uzanacak, her tökezlediğimde de kolumdan tutacak biri var. Biliyorum Ya Rabbi! O da sensin.

Yığın kalabalıkların yaşandığı yalnızlık diyarlarında, dertlerle yoğrulmuş, geçirilmiş ömürde öyle bir hayat yaşarsın ki, bütün sözler anlamını yitirir! Yaşadıkların bütün bir hayatı anlatır. Sözlerse anlamını yitirir.

Yaşadıklarınız yanında, işiteceğiniz sözler bile sizi incitmeye yeter. Belki de öldürür.

Lokman Hekime sormuşlar:

“Hastamıza ne yedirelim? diye.

Cevabı: “Acı söz yedirmeyin de, ne yedirirseniz yedirin, olur.” demiş.

Evet… İnsan, Her zaman yaptıkları ve söyledikleriyle kırar sevdiklerini…

Ama bazen öyle anlar olur ki, en çokta yapmadıklarıyla ve söylemedikleriyle kırar ve incitir sevdiklerini veya sevmediklerini…

Doğruları yüzlere haykırmak zordur.

Bedel ister… Biliyorum….

Bunun için, ne zaman haklı olsam ve hakkı savunsam insanları kaybettim.

Sussam dilsiz şeytanım… Konuşsam, Ali gibi… Ebu Zer gibi… Yalnızım…

Ya, Ali gibi suikastlara uğrayacak…

Ya da, Ebu zer gibi açlığa mahkûm…

Hira’lar yaşatan bir yalnızlığa itileceğimi biliyorum. Bunun içinde; “Ey Allah’ım. Sana dertlerimi arzuhal edeceğim bir kuyu ver ve bu yalnızlığı bana sevdirt. ”