KOLTUK ALTIMIZDA SAKLI PUTLAR

Issız bir çölde; yıllar boyu, ne yaptığından habersiz, neden ve ne zamandır yürüdüğünü bilmeyen ve bu yolculuğun ne vakte kadar devam edeceği hakkında en ufak bir fikri olmayan, alın çizgisi farklı kalınlıkta… mecnun bir yolcu olan ben…
Ekseriyeti toplumun, cüzisi benim olan dertlerle boğuşurken düşünceler; düşlerini bile kuramadığım girdaplara çekiyor beni.
Derdimizi bir türlü anlatamamaktan / anlaşılamamaktan yakınıp dururuz.
Tane tane anlattığımız doğruyu net olarak söylediğimizi, asla yalana dolana başvurmadığımızı,en yalın bir dille derdimizi ortaya döktüğümüzü,ancak karşıdakilerin bizi anlamadıklarını düşünürüz.
Haklıyız bu durumda kuşkusuz…
Ancak madalyonun öteki yüzü de var
Anlamamak, anlamak istememek yada anlayamamak durumuyla karşı karşıyayız burada.
Zira biz sorunu nasıl anlatırsak anlatalım,
Karşıdakilerin anlayabileceği kadar girer kafalarına.
Zira bizim sözcüklerin sırtına yüklediğimiz anlamla, karşınızdakilerin sözcüklere yüklediği anlam aynı değildir.
Biz ‘Seni seviyorum’ derken bambaşka şeyler anlatırken, onların ‘seni seviyorum’u çok başkadır.
Yani hayatı ne kadar yaşamışsa o insan, hayata nasıl bakıyorsa; o kadar anlayabilir anlattıklarımızı.
Bu da demek oluyor ki; konuşmak ya da anlatmak yeterli değildir
Derdimizi halletmemiz için anlattıklarımızı anlayan birilerinin varlığı da gereklidir,
Hocanın ağaçtan düşerken “bana ağaçtan düşen birini getirin’ diye yardım isteme olayı gibi…
Sosyolojik bir hastalık olan yalan ve ikiyüzlülüğün zekâ, meziyet ve iftihar vesilesi görüldüğü günümüz toplumunda “İnsanları tanıdıkça, insan yalnızlaşır” kavlince nasıl yalnızlaşmasın ki insan.
Kitle hastalığı particilikte; siyasi emeller, politik söylemlerle tüm değerlerden daha değerli hale getirilmiş…
Dava sahibi olduğunu söyleyenlerce…
Koltuk altlarımızda, bir el hareketi ile yerlere saçılabilecek bunca saklı (gizli) putlarımız var iken:
Siyasetten yoksun politika havarileri; Siyasette adaletin, politikada ise her türlü yalanın referans alındığını bilmiyormuş gibi davranarak tüm değerleri tanrı edindikleri putlarına kurban etmektedirler.
Fiili savaş ve çatışmanın olmadığı bir siyasal rekabeti, “Harp hiledir” diye tanımlamak, takiyye yapmak siyaset ve iktidarın itikatlaştırılmasıdır.
Kaldı ki, savaşın bile bir hukuku vardır.
Hile, aldatma ve yalanı kutsallaştırılarak maskelemek ahlaksızlığın en büyüğüdür.
Dün birilerinin yaptığı gibi, bugün biz de güçlü olduğumuzda aynısını karşımızdakilere yapıyorsak farkımız ne? Aynı söylemleri dillendirerek toplumu ötekileştirmek ve tekfir etmek çok ama çok acı bir durum…
Putlaştırdığımız aklımıza, mazeretler uydurarak yapılanları haklı kılmaya kalktığımızda unutmayalım ki; İslam mazerete dayalı akılcılık dini değil,
Vicdan ve adalete endeksli akıl dinidir.
Mazeret uydurma yerine vicdan muhasebesi yapmadıkça nefsin esaretinden de kurtulamayız ne yazık ki…
Peki! Tüm bu yanlışlara devam eder ve yanlış anlamalara sebep olursak ne olur?
Tıpkı aşağıdaki hikâye gibi; ne hastalığımıza çare buluruz ne de öksürmeye cesaretimiz olur. Ahmak cesaretini göstermeye kalkacak beyinsizlerin, başına gelecek şeyi de anlatmaya gerek yoktur sanırım.
Benden söylemesi…
Temel öksürükten Dursun’da kabızlıktan şikâyetçidir. Beraber doktora giderler.
Doktor Temel’e öksürük şurubu, Dursun’a da müshil verir. Bunlar ilaçları karıştırırlar.
Bir hafta sonra Doktor, Temel’e sorar;
‘’Nasıl oldun? Hala öksürüyor musun?”
Temel: ”Öksürmeye cesaret bile edemiyorum doktor bey”…