GENÇLER! KALİTE TESADÜF DEĞİLDİR. ÇALIŞMAYLA ELDE EDİLİR

Pazarcık Havadis Gazetesinde, 3 ay boyunca her hafta “Başarmak İçin Başla” isimli kitabımı bölüm bölüm yayınlıyoruz. Ve bu hafta son bölümdeyiz. 180 sayfalık kitabımı bu hafta itibariyle bu Gazetede tamamen yayınlamış oluyoruz. Başarmak İçin Başla isimli kitabım 6. kitabım olup bu kitapta başarmak isteyen herkese ve özellikle de Gençlerimize bilgi ve tecrübelerimi anlatıyor ve yaşadığım tecrübe ve gözlemlerimi aktarıyorum. Maksadımız Gençlerimize ve tüm vatandaşlarımıza yol göstermek ve yardımcı olmaktır. Rabbim (cc) sırat-ı müstakimden ayırmasın. Mühim olan budur. Haydi hayırlısı.

Bu hafta son bölümde “kalite tesadüf değildir, çalışmayla elde edilir” başlığı altında çeşitli görüş ve düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

1-Kalite Tesadüf Değildir, Çalışmayla Elde Edilir.

Dünya’daki gelişmiş Ülkelerin ve ilim ile araştırma noktasında önde olan Devletlerin durumu ortadadır. Gerçekler bellidir. Başarı tesadüf değildir. Kalite şansa bırakılamaz. Avrupa’da ve Asya’da, tüm kıtalarda gelişmiş Ülkelerin ya da gelişmemiş Ülkelerin durumu ortada. Batılı diyerek, Dini Bizden değil diyerek, kaale almadığımız Adamların durumu ortada.

Mehmet Akif Ersoy ne diyor. Gelin hep birlikte kulak verelim:

“Adamların işleri var, Dinimiz gibi.

İşlerimiz var, Adamların Dini gibi.”

Gelişmiş Batılıya yetişmek ve ilim ile teknolojide onları geçmek için onlar gibi çalışmalıyız. Onlar gibi okumalıyız. Onlar gibi işimize sadık olmalıyız.

Okumak, okumak ve okumak. Araştırmak, araştırmak, araştırmak. Çalışmak, çalışmak, çalışmak. İşte kurtuluşumuzun formülü bu üç cümlede saklıdır.

Buna karşılık toplum olarak rehavetteyiz ve sanki uyuşturulmuş gibi ataletteyiz.

Başarı bireysel bir konu olduğu kadar aynı zamanda toplumsal bir durumdur da. Evet, net olarak ifade etmeliyiz ki, her ne kadar başarı bireysel bir durum olsa da, başarının toplumsal bir tarafı da vardır. “Üzüm üzüme baka baka kararır” diye bir atasözümüz vardır.

Toplumdaki fertler de birbirinden etkilenir. Başarılı insanlar çoğaldıkça bu toplumda büyük bir yansıma meydana getirir.

Bunun için de araştırma ve okuma alışkanlığı toplum genelinde artırılmalıdır.

Dünyada okuma alışkanlığının (mesela kitap ve gazete okuma alışkanlığının) en alt noktada olduğu Ülkeler arasında olduğumuz ve bir yılda basılan kitap sayısında, bir günde satılan gazete sayısında, neredeyse Afrika’nın en geri Ülkeleriyle aynı düzeyde olduğumuz gerçeği bizim için büyük bir engeldir.

Evet, okumayla ilgili bir gerçek daha var. Kütüphanelerimizin zavallı durumda oldukları da bir gerçektir. Gelişmiş Ülkelerdeki bir büyük kütüphanedeki kitap sayısı gelişmemiş bir Ülkenin tüm kütüphanelerinde bulunan kitap sayısından dahi fazladır. ABD’deki bir

kütüphanede, 470 dilde 29 milyondan fazla kitap, 58 milyon el yazması, son üç yüzyıl içinde dünyada yayınlanmış bir milyon gazete nüshası, 33 bin ciltlenmiş gazete, 500 bin mikrofilm, 6000’in üzerinde karikatür dergisi, dünyanın en büyük hukuki belgeler koleksiyonu, filmler, 5 milyona yakın harita, müzik notaları ve 2,7 milyon işitsel kayıt olduğu belirtilmektedir.

2- Ata Sözleri mi, Hata Sözleri mi?

Aşağıda sıralayacağım sözler kesinlikle ata sözü olamaz ve bize örneklik teşkil edemez.

Bu sözler toplum yapımızı bozmak için uydurulmuş sözlerdir. “Bizi kandırdılar ve toplum yapımızı bozdular.”

Bizi ata sözleri diye şu hata sözleriyle uyuttular

“Üzümü ye bağını sorma.”

“Bal tutan parmağını yalar.”

“Gemisini kurtaran kaptan.”

“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”

“Her koyun kendi bacağından asılır.”

“Bana değmeyen yılan bin yaşasın.”

“Bu sözler Bizim öz değerlerimize aykırıdır. Bu sözler İslamî şuur sahibi bir Müslüman’ın söyleyeceği sözler değildir. Bu şekilde daha binlerce yanlış sözlerin toplumumuzda yer bulmasını ve maalesef benimsenmiş olmasını, ben “Toplum Mühendisliğine” bağlıyorum.

O Toplum Mühendisliği ki bu Topraklarda 1000 yıl önce başladı. Biz ne zaman ki Malazgirt’te düşmanı yenerek Anadolu’ya adım attık. Kol ve bilek gücüyle Bizi yenemeyeceğini anlayan düşman plan yapmaya ve Bizi öz değerlerimizi kaybettirerek yenmeye çalışmıştır. Hâlen de çalışmaktadır.

3- Toplum Mühendisliği Şart

Düşmanı kendi silahıyla vurmak ve kendi kazdığı kuyuya düşürmek gerektir.

Toplum Mühendisliği” denilince hemen akla olumsuz çağrışım gelse de, esasında her insanın ve özellikle de her Müslümanın bir “Toplum Mühendisi” olması gerekir. Daha açıkçası, “Toplum Mühendisliğini” Biz de kendi insanımızı iman sahibi, şuurlu ve ahlaklı bir halde diri ve ayakta tutmak için kullanmalıyız. Toplum Mühendisliği tek başına ne iyi, ne de kötüdür? Kullandığı yere göre değişir. Toplum Mühendisliğini İslam adına ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek adına kullanırsan, en gerekli ve en iyi bir yöntemdir.

Peki, Toplum Mühendisliğini bir Müslüman nasıl yerine getirebilir ve nasıl uygulayabilir? Bunun ince detayları nelerdir?

Öncelikle bu hususta her Müslüman sözlerine ve davranışlarına dikkat ederek örnek bir rol göstermelidir. Ciddi ve kararlı davranmalıdır. Yalandan kaçınmalı ve küçük de olsa yalan söyleyenleri uyarmalıdır. Toplumda dostlukların ve komşuluk ilişkilerinin canlı tutulması ve hak kavramına azami riayet edilmesi Toplum Mühendisliğinde ince detaylardır.

Her Müslüman hassas olmalıdır. İslami hassasiyete sahip bir Müslüman Toplumda örnek alınıyorsa, o hassas Müslümanın yaptığı iş esasında Toplum Mühendisliği’dir. Çünkü,tek başına toplumu dizayn etmede, toplumda örnek olmada etkili bir uygulama sağlamaktadır.

Müslüman bir kişi şunu asla düşünmemelidir: “Aman, benim örnek olmamla sanki bu Toplum mu düzelecek?” Hayır böyle düşünmemeliyiz. Herkes kendi bulunduğu yerde iyilik ve doğrulukta, adalet ve ahlakta örnek olmalıdır.

Esasında Toplum Mühendisliğinde her bir şahsa görev düştüğü gibi Devlete de görev düşüyor. Devlet bazı Yazar ve Alimleri Toplum Mühendisliğinde bizzat istihdam etmelidir. Bu kişilere gerekirse bütçeden ödenek tahsis etmelidir. Ödenek tahsis edilen bu Alim ve Yazarlar, sokak sokak, köşe köşe gezerek, kimi zaman bir kahvede, kimi zaman bir seminer salonunda halka devamlı surette bilinçlenmeye, milli ve manevi değerlere bağlı olmaya dair anlatımlarda bulunmalıdır. Devlet Toplum Mühendisliği için Üniversitelerden yararlanmalıdır. Devlet Toplum Mühendisliği için Sivil Toplum Kuruluşlarından yararlanmalıdır. Devlet Toplum Mühendisliği için Diyanet İşleri Başkanlığından yararlanmalıdır.

Evet, net olarak ifade ediyorum. Bir toplumu ihya etmek ve bozulan değerleri tekrar inşa etmek için herkese görev düşüyor. En başta da Devleti yönetenlere görev düşüyor. İyi ve fedakar bir Devlet Adamı, çok değil, 10 yıl içerisinde bir Ülkeyi kalkınmaya ve ilerlemeye ulaştırabilir. Bu zor değil. Yavuz Sultan Selim’in 8 yıllık yönetimi boyunca nasıl bir Devlet oluşturduğu ve Devletimizin topraklarını nasıl genişlettiği, nasıl sağlam ve güçlü bir Devlet kurduğu ortadadır. Bir Devlet Adamına sağlam ve güçlü bir Devlet oluşturması için 10 yıl yeter. 10 yılda bir gelişme sağlanamamışsa, “yazıklar olsun” demekten başka bir söze gerek yok.

4-Kibir En Büyük Felakettir

“Kibir bele bağlanan taş gibidir. Onunla ne yüzülür, ne de uçulur.”

Hacı Bayram-ı Veli

Kibir, insanın hem Dünyasını ve hem de Ahiretini berbat eder. Ancak, Dünyanın hengamesi içerisinde insan gurura ve kibre kapılabilir.

Özellikle üst görevlerde olanları (mesela bir yetkiliyi, bir idareciyi) etrafındakiler devamlı şekilde ikaz etmelidir. Mesela, Osmanlı Padişahları için şu şekildeki bir hatırlatma yönteminin asırlardır uygulandığı bir gerçektir:

“Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var.”

Dünya fani, insanoğlu için bu Dünya’da yalnızca iyilikleri ya da kötülükleri kalacaktır. Kötülüklerin en büyüğü zulümdür, işkencedir ve eziyettir.

İnsanların birbirine zulmüne, işkencesine ve eziyetine neden olan inat ve kibirdir. İnsanlar bazı şeyleri bile bile yaparlar. Bildikleri halde isyana düşerler. Şeytan da bilgili idi ve her şeyi biliyordu ve inat ve kibrinden dolayı Allah’a isyan etti. Bu durumda bildiği halde isyan eden, sorguya çekileceğini bildiği halde zulmeden ve yaptığının yanlışlığı açık iken çevresine eziyet

eden bir insan için, yalnızca bir ihtimal kalıyor: “Nefsi, kibri ve bencilliği o kişiyi yanlışa sürüklüyor”.

Yanlışa sürüklenmemek için her daim bir ikaz ve yanlıştan döndürecek bir mekanizma gereklidir.

Osmanlı Padişahları en kudretli oldukları dönemde kendi nefislerine uymamışlar ve kibre düşmemişlerdir. Bu hususta çok tedbirli olmuşlar ve kibre düşmekten çekindikleri için, bir görevli belirleyerek, o görevlinin sabah akşam kendilerini yüksek sesle her sabah ya da her akşam “Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var” diye ikaz etmesini istemişlerdir.

“Ölüm var ha!”

Hz.Ömer (ra) halifeliği sırasında bir adam belirlemişti. Bu Adamın görevi sabah-akşam “Ya Ömer, ölüm var. Allah’tan kork” diye seslenmekti. Bu görev yıllarca sürdükten sonra Hz. Ömer (ra) o kişiye diyor ki; “artık görevin bitti. Ölümü hatırlatmana gerek yok.” O adam “Ya Ömer ne oldu da bu güzel ikazdan vazgeçtin.” Hz. Ömer (ra) şöyle cevap veriyor: “Artık saçıma, sakalıma aklar düştü. O aklar bana ölümü hatırlatıyor.”

5-İnsan Kainatın Fihristesidir

Hz. Ali Efendimizin (ra) veciz bir sözü: “Ve tez’umu enneke cirmun sağîrun, ve fîke’n-tave’l-âlemu’l-ekberu” (Anlamı: Ey insan, sen küçük bir cisim olduğunu sanırsın ama, en büyük âlem senin içinde gizlidir.)

Şeyh Galip de bir Terci-i Bendinde şöyle der:

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Manası: Kendine iyi bak, dikkat et ki sen âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.

İnsanda ne varsa kainatta var, kainatta ne varsa bir temsili ve bir numunesi insanda var.

6-Üçlü Süzgeç

Size söylenen bir sözü şu 3 süzgeçten geçirerek değerlendirin.

Söz doğru mudur? Söz doğruysa, hemen diğer 2 süzgeci harekete geçirin.

Söz iyi bir söz müdür? Buna da evet cevabını verirseniz, hemen son süzgeci çalıştırın.

Sözün şahsınıza ya da topluma bir faydası var mıdır?

Bu üç süzgeçten geçmemiş bir sözü boş ve gereksiz bir söz olarak değerlendirin. Yukarıdaki bu sıralama içerisinde üçlü süzgeç her yerde uygulanabilir. Mesela tasarlanan bir projede bu süzgeç işe yarar. Mesela, size bir söz söyleyen insana hemen bu şekilde karşılık verebilirsiniz.

7-Yenilmemek İçin Yenilenmek Gerekir

Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) “İki günü birbirinin aynı olan ziyandadır” buyurmaktadır. Bir başka Hadis-i Şerifte de, “Kişinin en hayırlı kazancı kendi elinin emeğiyle kazandığıdır.” Buyrulmaktadır.

Rabbim bize çalışmayı ve hep iyi şeyler üzerinde emek sarfetmeyi emrediyor. Necm Suresi 39. ayette, “insan için ancak çalıştığını karşılığı vardır” buyrulmaktadır. Bunun yanında İnşirah Suresinde de, “bir işi bitirdiğinde hemen bir başka işe koyul” emri mevcuttur.

Bu emirler ve bu tavsiyeler ayan-beyan hakikatler ve mutlak gerçekler olarak orta yerde dururken, maalesef bizim toplumumuzda aylaklık ve tembellik hüküm sürmektedir.

Çalışanlar bir çoğu da ruh sağlığı ve ilahi emirler bunu gerektirdiği için değil de mecbur oldukları için çalışmaktadırlar. Zaten emeklilerin birçoğu da kendilerini ya kahve köşelerine ya da parklara salıvermektedir.

Emekliliğinde çalışan yok mudur? Vardır da, birçoğu, çalışmayı bir ilahi emir olarak değil de, para kazanmak ya da evde karı dırdırından kurtulmak için tercih ediyor. Halbuki, çalışmak ilahi bir emirdir ve bunun yaşı da yoktur. İnsanın yalnızca emekli olacağı yaşa kadar çalışmasını düşünmek, akla ve mantığa aykırıdır. Çalışmak son nefese kadar şarttır. Bu hem beden sağlığı ve hem de ruh sağlığı için şarttır.

Platon der ki; “Boş bir kafa şeytanın çalışma masasıdır.” Kafası boş, fikri olmayan ve hiçbir işi bulunmayan bir insan, maazallah serseri bir mayın gibidir. Nerede ve nasıl patlayacağı belli olmaz. Bu tipteki insanlar bir toplumda ne kadar çoğalırsa, o toplumda huzursuzluk o kadar artar.

Boş insan, fikirsiz insan ve işi olmayan insan bırakın kendisini yenilemeyi, her daim geri geri gider. Bu geri gidişler hem o insan için, hem de o insanın içinde bulunduğu Toplum için felaket getirir.

İnsan her daim kendisini yenilemelidir. Kendisini yenilemeyen insan zamana ve çağa yenilir. Zamana ve çağa göre kendisini yenilemeyen insanlar yenildiği gibi, kendisini yenilemeyen Devletler ve Toplumlar da başka Devletlere ve başka Toplumlara karşı yenik düşerler. Bunun geçmiş yıllarda örnekleri çoktur. Osmanlı Devleti niye yenildi? Çünkü sanayi inkılâbını ıskalamış ve bu gelişmelere kendisini uyduramamıştır. İngilizler tarım Toplumundan sanayi Toplumuna hızlı bir şekilde dönüşürken Osmanlı ısrarla tarım Toplumu olarak kalmayı tercih etmişti. Sonuçta ne oldu? Osmanlı, İngilizler ve Fransızlar karşısında geri konumuna düştü ve tarih sahnesinden çekilmek zorunda kaldı.

Bu hususta örnekleri çoğaltabiliriz. Örnekleri Devletler genelinde değil de şahıslar özelinde belirtecek olursak, ticaret ya da zanaatkarlık yapan iki kişiden eski usulle çalışanların yeni usulle çalışanlara yenileceğini söyleyebiliriz. Mesela, elektrikli hızarlarla çalışan bir marangoz ile kol gücüyle hizmet veren marangoz aynı verimde olabilir mi? Kol gücüyle hizmet veren bir marangoz bir keresteyi 2 saatte keserken, elektrikli hızarla çalışan bir marangoz 2 dakikada keser. Aynı sokakta hizmet veren bu iki zanaatkardan elbette yeniliğe ayak uyduranı kazançlı çıkar ve çağı yakalar. Diğeri ise yenilir.

İşte bundan dolayı, “yenilmemek için yenilenmek gerekir.”

Yenilmemek için yenilenmek gerektiği, Devletler ve Milletler için uyulması gereken birinci bir ilke olmalıdır. Aynı zamanda Fertler de bu ilkeye uymalıdır.

Hicr Suresi 99. ayet üzerinde hiç düşündünüz mü? “Ve sana yakin gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”

“Sana yakin gelinceye kadar” beyanından ne anlıyorsunuz? “Rabbine kulluk et” beyanından ne anlıyorsunuz?

Ölene kadar çalış, çabala, boş durma, ibadet et. Hem unutma ki, Allah yolunda yürüyen bir mü’minin çalışması da bir ibadettir. Yani, rızkını helal yoldan kazanmak için yola çıkan bir mü’min, evinden dışarıya çıktığı andan itibaren ibadet içindedir. Hem çocuklarının rızkını kazanacak ve hem de ibadet sevabı kazanacaktır. “Kâr üstüne kâr ve Nur üzerine Nur’dur.” Elhamdülillah.

Evet, bizim hayata bakışımız bu minval üzere olmalıdır. Mü’min kişi asla ve asla emekliliği, asla ve asla boş durmayı kendisine yakıştırmamalıdır. Her daim çalışmalı ve her daim yenilenmelidir. Yenilenmezse (maazallah) yenileceğini bilmelidir. Boş duran insanın ruh sağlığı da iyi olmaz, beden sağlığı da iyi olmaz. Kendisini yenileyemeyenler yenik düşerler. Kendisini yenilemeyenler başarısız olurlar. Başarısızlık huzursuzluk, başarı ise huzur ve mutluluk kaynağıdır.

Özellikle 50’li yaşları geçtikten sonra “artık bizden bir şey olmaz” diyerek kenara çekilmeyi yeğleyenlere ve bir sahil kasabasında yazlık bir ev alarak emekliğinin tadını çıkarmak isteyenlere ben diyorum ki, “Mimar Sinan 99 yaşlarında vefat etmiştir ve eserlerinin bir çoğunu 50 yaşından sonra inşa etmiştir.”

Mimar Sinan, huzuru ve mutluluğu çalışmada ve başarıda bulmuştur. Siz de huzuru ve mutluluğu çalışmakta bulun. Aksi halde emeklilikte asla mutlu ve huzurlu olamazsınız.

8-Sonuç Olarak

Ben bu kitapta tecrübelerimi ve gözlemlerimi anlattım. Belki de derdimi anlattım. Bazıları belki de bu yazdıklarımı anlamayacaklardır.

“Derdimi anlatamazsam koca koca başlara. Mesele yok, ben de anlatırım duvarlara, taşlara.”

Bu kitabı gönül dostlarıma yazdım. Onlar beni anlayacaklardır.

“Seviyor, sevmiyor bir papatya masalı Ey Sevgili, inansan da, inanmasan da.

Beni bir Allah sevsin, bir de sen, diğerleri olsa da olur, olmasa da.”

Herkesin bir vakti vardır.

“Başlara düşen beyazlık eğer işaretse meyveye . Sen de bir ağaç gibi dimdik dur ve vaktini bekle.”

Sanma ki başarı uzakta, sanma ki başarı zor. Sen yeter ki beklemesini bil ve azimle, sabırla çalış.

“Gün doğar, gün batar, günlerime hep yeni gün eklerim. Gün doğmuş, gün batmış fark etmez, ben ufukta beklerim.”

Karanlık bir kader değildir. Meşale yakmazsan, elinde bir mum olmazsa elbette karanlık sana kader olur.

Güneş batmaz esasında, hep bir başka ufka gider.

Sen ufkunu değiştirmezsen, karanlık olur bir kader.

Baştaki gözle değil, yürek gözüyle bakanlar görürler. İşte o nedenle aslolan baştaki gözle bakmak değil, aslolan yürek gözüyle bakmaktır.

Asıl gören gönüldür, göz ne ki!

Asıl yanan yürektir, köz ne ki!

Görmeyene,yanmayana söz ne ki!

Gönül gözüyle bakmak tefekkür etmektir Gönül gözüyle bakmak gerçekleri görmektir.

Her daim umutluyuz. Elhamdülillah.

Her daim görevimiz neyse onu yerine getireceğiz.

Görevimiz “hem hal ile, hem de kal ile” örnek olmaktır. Yani özümüz ve sözümüzle örnek olacağız, inşallah.

Ayet-i Kerime:

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir.”

(Fetih Suresi, 29)

Evet, bu hafta kitabımın bölüm bölüm yayınlanmasını sonlandırmış oluyoruz. Yüce Rabbim (cc) yolumuzu hep böyle açık ve parlak eylesin. “Başarmak İçin Başla” isimli kitabımın 160. sayfasından 180. sayfasına kadar geldik. Ve kitabımızın sonuna ulaştık. Peki, haftaya ne yazacağız? Haftaya bu orta sayfada hangi hususlardan bahesedeceğiz? Allah (cc) aziz, rahim ve kerimdir. Yeni konularla, yeni yazı dizileriyle yine karşınızda olacağız. Ya Alîm (cc), Ya Halim(cc), Ya Mecid (cc) . Allah bilendir ve öğretendir. Allah yalnız ve yalnız övgüye layık olandır. Bizler de karınca kararınca, ancak Yüce Rabbimizin (cc) nasip ettiği kadarıyla bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz. Haydi hayırlısı.

Ahmet SANDAL