GENÇLER! “ÇALIŞMAK, MUTLULUK VE HUZUR KAYNAĞIDIR.”

Pazarcık Havadis Gazetesinde bir kitabımı kısım kısım yayınlıyoruz. Kitabımda yer alan görüş ve düşüncelerimi her hafta burada sizlere takdim ediyorum. 1 aydan fazladır devam eden bu yazı serimizde kitabımın 100. sayfasına vardık. Bu gazetede kısım kısım yayınladığım “Başarmak İçin Başla” isimli kitabım 180 sayfa olduğuna göre, kaldı 80 sayfa. Allah izin verirse 1 ay içerisinde tüm kitabımdaki görüş ve düşüncelerimi bu sayfalarda okumuş olacaksınız. Haydi hayırlısı.

Bu hafta “Çalışmak Mutluluk ve Huzur Kaynağıdır” başlığı altında yine gençlerimize sesleneceğim.

Öncelikle bir ayet-i kerimenin meali ve bir hadis-i şerif ile sizleri düşünmeye çağırıyorum.

“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul.“

(İnşirah Suresi, 5-7)

“İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”

(Hadis-i Şerif)

1-Çalışmak Mutluluk ve Huzur Kaynağıdır.

Bizi kurtaracak olan çalışmaktır. Hem Dünyada ve hem de Ahirette bizi kurtaracak olan çalışmaktır. Çalışmak huzur ve mutluluktur. Kim ki çalışmıyorsa huzursuzdur.

Dünyada doğrulukla çalışmak, rızık aramak ve helalinden kazanmak, mutlulukların en büyüğüdür. Çoluk çocuk yetiştirmek ve bu yetiştirilen çocukların nafakasını, geçimini el emeğiyle helalinden sağlamak en büyük huzurdur. Çalışmamak ve boş durmak ise en büyük huzursuzluktur.

Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) “İnsan, elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir. Allah’ın elçisi Dâvût (a.s) da, kendi elinin emeğini yerdi”diye buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şu ayete dikkat çekmek istiyorum: “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”(Necm Suresi, 39)

Evet, Dinimizin iki ana kaynağında, ayetlerde ve hadislerde çalışmanın önemi sık sık anlatılmış ve bizlere öğüt verilmiştir.

Bu ayetlerden ve hadislerden bazılarını sizler için şöyle sıralıyorum:

Ayetler:

“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”

                                               (Kasas Suresi, 77)

“Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, onun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

                                                  (Nisa Suresi, 32)

Hadisler:

“Kişi çalışmakta kusur ederse (az çalışırsa) Allah onu gam ve gussaya müptela kılar.”

“Hiç bir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez”.

“Allahım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım”.

 “Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı Ahirette peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber olacaktır”.

“İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir”.

“Birinizin sırtında odun destesi taşıması, insanlara gidip el açmasından daha iyidir”.

Yüce Rabbimiz (cc), “çalışın ve benden isteyin, ben sizin çalışıp da istediklerinizi veririm, hazinem sonsuz” diye beyan ediyor. Sevgili Peygamberimiz (asm) de “tembellikten Yüce Rabbimize sığınıyor ve bizleri çalışmaya, doğruluğa ve helal kazanca teşvik ediyor.”  

Evet, durum bu kadar net ve açıktır. Çalışmak, çalışmak ve çalışmak. Hem mutluluk kaynağı ve hem de Rabbimizin (cc) emri ve Sevgili Peygamberimizin (asm) tavsiyesidir. Fazla söze gerek yok. Çalışmak bizi kurtaracak tek yoldur. Hem tek tek fert olarak ve hem de tüm Millet olarak, ancak bizi çalışmak kurtarır.

2- Çalışmak Bir İbadet midir?

 

Bu soruya cevap vermeden önce hemen belirteyim. “Dünya’da helal rızık ve çoluk çocuğun nafakası için çalışmanın Dinde çok büyük yeri vardır.”Yukarıdaki kısımda ayrıntılı olarak açıklandığı ve ayetler ile hadisler ile önekler verildiği üzere çalışmak Dinimizde teşvik edilmiştir.

 

Peki, “çalışmak bir ibadet midir?”

 

Evet, “bir ibadettir.”

 

Bu kısa cevap elbette ayrıntılı bir açıklamaya ihtiyaç duyuyor.

 

Çalışmanın ibadet sayılması için elbette bazı şartlar vardır. Kişi çalışmak ibadettir diyerek, diğer asli ibadetleri yerine getirmiyor ve hatta küçümsüyor ise, “çalışmak ibadet olmaz.”

 

Çalışacağım, çok para kazanacağım diyerek Dünyaya hırsla dalıyorsa, helal-haram dinlemeden çalıp çırparak kazanıyorsa, çalışmak nasıl ibadet olur ki! Olmaz elbet.

 

Kişi helalinden çalışıp kazanıyor ve çocuklarını kimseye muhtaç etmemek için çalışıp didiniyorsa, İslam’ın emrettiği diğer ibadetleri (namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetleri de yerine getiriyorsa, elbette bu durumda kişinin çalışmaları ibadet sayılır.İslam Dininde ibadete  bu kadar ki geniş bir perspektiften bakılır.

 

Kişinin şükür ve zikir içerisinde olması halinde, bırakın çalışmayı, nefes alması dahi ibadettir. Ancak, kendisini işe verip, yaratılışın asıl gayesi olan “kulluk” unutulmuşsa, bu durumda çalışmak ibadet olmaz, hatta tam tersi, hırsla çalışmak ve sanki hiç ölmeyecekmiş gibi Dünyaya bağlanmak, isyan bile sayılır.

 

Sevgili Peygamberimizin hadis-i şeriflerinde, eşinin, çoluk çocuğunun geçim derdini gidermek için çalışmaya giden ve çocuklarına helal rızık getirerek onları yediren ve giydiren bir kişinin bu yaptığından dolayı sadaka sevabı aldığı belirtilir.  Buna göre elbette çalışmak bir ibadettir.

3-Çalışmak Hayata Değer Katar

Çalışmak, mücadele etmek ve ardından elde edilen başarı ve zaferi tatmak, lezzetlerin en güzelidir.

Bir şey iki türlü elde edilir. 1-Çalışmadan ve mücadele etmeden elde edilen şeyler. 2- Çalışarak ve mücadele edilerek elde edilen şeyler. Bir şey eğer çalışmadan ve mücadele etmeden elde edilmiş ise, belki ilk elde ediliş anında fark edilmese de, sonradan anlaşılır ki, o şey değersizdir. Değersiz olduğu kadar hayırsızdır da.

Mesela, milli piyango ve kumardan elde edilen her şey hem değersiz ve hem de hayırsızdır.  “Haramın temeli, binası olmaz” derler. Evet, Ecdad sözü çok büyük bir hakikati ifade ediyor.

Buna karşılık, zorlu süreçten geçerek ve çileyle ulaşılan bir  hedef, değerini sonsuza dek devam ettirir.

Zaten, bu Dünyada her şey bir sebebe bağlanmış. Sebepler bir araya getirilerek başarı elde ediliyor. Yüce Rabbimiz (cc) sebeplere bağlı olmadan da insana başarı ya da rızık verirdi. Mesela, rızkını her gece bir kese altın ya da bir cüzdan dolusu para şeklinde insanlara evlerinin bacasından aşağıya attırabilirdi. Bu durumda o para, o rızık değerli olur muydu?

Bir şeyin kendisi bizatihi değerli değildir. Nasıl elde edildiği önemlidir. Üzerinizdeki elbise, altınızdaki araba, oturduğunuz ev, forsunu kullandığınız makam, eğer haksız bir şekilde elde edilmiş ise değersizdir ve boştur.

4-Emek ve Mücadele Değerli ve Kutsaldır

Kur’an-ı Kerim’de geçen Peygamber Kıssalarını okuduğumuzda, her Peygamberin nice nice imtihandan ve mücadeleden geçirildiğini görmekteyiz. Her Peygamberin hayatında çile, sabır, şükür, akılcılık, metanet ve hikmetli davranışların ana mihveri oluşturduğunu müşahede etmekteyiz. Ve bu mihverden sonra varılan hedef, değerlidir ve dillere destandır.

Çile, emek, zorluklar, sabır ve mücadele sonrasında Mısır’ın en yüksek mevkisine ulaşan Yusuf mu daha değerli ve saygın, yoksa,  Kuyu’dan, Zindan’dan, Gurbet’ten ve büsbütün Çile’den geçmeden Mısır’ın tahtına çıkan ve Mısır’a Sultan olan bir Yusuf mu daha değerli ve saygındır?Elbette birinci seçenekte anlatılan Yusuf, kâlplerde ve zihinlerde daha büyük bir değere ve dillere destan bir konuma sahiptir. Aynı durum Eyyub (as), Musa (as), İsa (as) ve çileyle, mücadeleyle ve sabırla zafere erişen tüm Peygamber kıssalarında da mevcuttur.

Allah’ın Son Resulü Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) kainatın gözbebeği ve yaratılmışların en mükemmeli olduğu halde, nice çileden, nice işkence ve ezadan geçip de Mekke’yi fethedi mi? Yurdundan sürgün edildiğinde yanında Hz. Ebu Bekir (ra) Efendimiz vardı. Hicret yolculuğunda Medine cihetine doğru giderlerken bir mağaraya sığınmışlardı. Mekkeli müşrikler tarafından takip için gönderilen o adam mağaradan içeriye bir adım atsa, Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) ile Hz. Eb Bekir (ra) Efendimiz’i görecekti. Hz. Bekir (ra) o anda tereddüt içinde biraz irkilince, Sevgili Peygamberimiz (asm) “üzülme Allah bizimle beraberdir” diye  buyurmuştur.

Bu durum, Tevbe Suresi 40. ayette şöyle beyan edilmektedir: “Eğer siz ona (Resûlullah’a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.”

İnsanlar kendilerine emek ve mücadele konusunda azim ve kararlılık önderleri arıyorlarsa, Peygamberleri örnek almalıdırlar. Peygamberlerin yolundan giderek emek ve mücadele içerisinde olmalıdırlar ve tefekkür ederek emek ve mücadelenin değerli ve kutsal olduğunun farkına varmalıdırlar.

 

5- Meseleler ve Mücadeleler İnsanı Geliştirir

Meselelerden değil, meselesizlikten  korkun. Mücadeleden değil, mücadele etmemekten korkun.  Meseleler ve mücadeleler insanın ufkunu açar ve ufuk ötesine yol aralar.

Sorunlar da Dünya’nın bir gereğidir. Sorunsuz bir Dünya olmaz.“Sorunsuz bir Dünya olursa, orası Cennet’tir.”  Cennet’i bu Dünya’da aramak abestir. Bu Dünya’da sorunsuz olan atalete ve uyuşukluğa düşer ve Dünya mücadele ile güzeldir.

“Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.” Meşhur bir sözdür bu.

Bütün başarılar çile, mücadele ve kararlılıkla elde edilir.

6-Çalışma Olmadan Başarı Olmaz

 

Kimse çalışma olmadan ve bir işin gereği neyse onu yerine getirmeden bir başarı ve sonuç elde edeceğini sanıyorsa, yanılıyordur.

“Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez” diye seslendik. Bu seslenişimizin yanında şu seslenişlerimiz de kulaklarda, zihinlerde yankılanmalıdır.

 

“Emek olmadan yemek olmaz.”

“Herkes ektiğini biçer.”

“Tarlada izi olmayanın, harmanda yüzü olmaz.”

Bunlar hepimizin duyduğu ata sözleridir. Bu hususta Nasreddin Hocamız ne diyor?

 

“Parayı veren düdüğü çalar” diyor.

Fıkra şöyle:

 

Nasreddin Hoca şehre gitmek üzeredir. Çocuklar başına toplanır. Çocuklar, Nasreddin Hoca’dan bir şeyler ister. Kimisi şeker, kimisi oyuncak ister. Bu çocuklardan yalnızca bir tanesi, “Hocam, al şu düdüğün parasını ve bana şehirden bir düdük al” der.

Nasreddin Hoca akşam üzeri köye dönmek üzereyken çocuklar yine başına toplanır ve “Hocam bana şeker aldın mı? Bana oyuncak aldın mı” diye sorar. Hoca cebinden yalnızca bir düdük çıkartır ve parayı vererek düdük sipariş eden çocuğa uzatır ve şöyle der; “parayı veren düdüğü çalar.”Yani, bir işin gereğini yapan kazanır. Boş sözle talep edilen değil, bizzat gerekleri yerine getirilerek istenilen şeydir önemli olan.

Nasreddin Hoca fıkralarında görünen ve basit manaların dışında derunî boyut vardır. Düşünmek gerek. Mesajını iyi anlamak gerek. Farklı açıdan bakmak gerekir.

Nasreddin Hocamızın merkebe ters binmesi dahi çok önemli bir mesajdır. Daha geniş perspektiften ve daha geniş açıdan bakmak için, belki de eşeğe ters binmek gerekir.

 

Evet, Değerli Gençler ve Tüm Okuyucularım, yazı serimizin bu bölümünde ne demek istediğimizi yazımızın sonunda özetlemek gerekirse;

Çalışmak, mücadele etmek, meseleleri çözmek için uğraşmak, insanın gelişiminde ve mutluluğunda en büyük yer tutan konulardandır. Görünüşte bunlar sanki birer mutsuzluk kaynağıymış gibi görünse de esasında bunlar birer huzur ve mutluluk kaynaklarıdır.

“Sabır acıdır, ancak meyvesi tatlıdır.”

Çalışmak, mücadele etmek, meseleleri çözmek için uğraşmak hepsi de sabırla ilgilidir. İşte bu sabır sonunda en büyük mükafat ve başarı vardır. Çalışmak, mücadele etmek, meseleleri çözmek için uğraşmak nefse hoş gelmez. Ancak akla hoş gelir. Bir şey nefse hoş geliyorsa, kaçın ondan. Çünkü nefsin hoşuna giden şeylerde hayır yoktur. Akla uygun ve aklın hoşuna giden şeylerde hayır vardır. Çalışmak, çalışmak ve çalışmak, başarı için tek şart. Çalışmakla, mücadeleyle elde edilen başarı sonrasında gözlerdeki mutluğu görmek, her şeye değer.

Pazarcık Havadis Gazetesinde “Başarmak İçin Başla” isimli kitabımın bölümlerini yayınladığımız bu yazı serisinde, bu haftalık bu kadar diyoruz. Haftaya 101. sayfadan itibaren devam edeceğiz, inşallah.

Ahmet SANDAL

 

STATÜKOCU MUSUNUZ? DEVRİMCİ MİSİNİZ?

Yazımın başlığındaki bu soruya karşılık, “ne sağcıyım, ne solcu, futbolcuyum futbolcu” diyerek de cevap verebilirsiniz.

Bu sözü biz gençlik yıllarında çok duyardık. 12 Eylül 1980 öncesinde, insanların sağ-sol şeklinde 2 ana kutba ayrıldığı yıllarda, bazı gençler şöyle seslenirdi. “Ne sağcıyım, ne solcu, futbolcuyum futbolcu.”Böylece kendilerini toplum meselelerinden sıyırırlardı.

Şimdi şunu net olarak belirteyim, “Statükocu musunuz? Devrimci misiniz?” şeklindeki soruma böyle cevap verenlerle hiçbir işim olamaz. Yani siyasi, sosyal ve kültürel konularla ilgili görüş ve düşüncesi olmayanlara bu şekilde bir soru sormanın hiçbir mantığı yoktur. Tek meselesi bedeni hazlar ve gündelik sorunlara olan insanlarla fikir alışverişi yapmak ve onların görüşlerine başvurmak, duvarla konuşmak gibidir.

Evet, bu şekildeki bir girişten sonra, gelelim ciddi meseleler ve yazımın başlığında yer alan soruya: “Statükocu musunuz? Devrimci misiniz?”

Bu soruya cevap aramadan önce bu 2 kavramı tanımlamada fayda vardır diye düşünüyorum. Statükocu ne demek? Devrimci ne demek? Bu kavramları TDK Sözlüğüne göre tanımlayalım.

 Statükocu: Süregelen durumu korumaya meyilli olan, değişime direnen kişi.

Devrimci: Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik yapan, inkılapçı kişi.

Evet, tanımlamaları da okudunuz ve soruyu şimdi daha net anlamışsınızdır. Sorumu bir kez daha yineliyorum: “Statükocu musunuz? Devrimci misiniz?”

Sizin cevaplarınızı buradan duymam mümkün değil. En doğrusu, ben kendi sorumu kendim cevaplayayım. Bu soruyu kendime sormuş olayım.

Bu arada şu hususu belirtmek istiyorum: “Genel olarak sağ görüşlü insanlar statükocu, sol görüşlü insanlar devrimci sanılır.” Bu sanı tamamen yanlıştır.

Statükoculuk ya da devrimcilik içinde bulunulan duruma ve göre şartlara göre değişir. Statükoculuk ya da devrimcilik içinde bulunulan durumdan hoşnut olup olmadığımıza göre değişir.

İçinde bulunulan durumdan hoşnut olan bir insanın devrimci olması mümkün değildir. Devrimcilik içinde bulunulan durumdan hoşnut olmayıp da durumun değiştirilmesi gerektiğini düşünenlerin görüşleridir.

Ne demek istediğimizi daha net olarak açıklayabilmek için tarihte bir yolculuk yapalım.  Yolculuğumuz İslam’dan öncesi Mekke’ye doğru olsun. İslam’dan önceki Mekke’desiniz ve toplumun kokuşmuş, çürümüş halini gözlemliyorsunuz. Manzara şu: “Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor. Köleler hiçbir insani kurala tabi olmadan eziyet görüyorlar. Fuhuş ve her türlü rezalet toplumda alenen ve yaygın bir şekilde işleniyor. Putçuluk almış başını gidiyor.” Daha bunun gibi nice melanet süregelen bir durum olarak yaşanıyorken, statükocu olmak insanlıktan uzak olmak, vahşi bir sisteme inanmak demektir. İşte bu duruma inanmayan ve bu duruma karşı koyan Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) bir devrimcidir.  Dünya tarihinin en büyük devrimcisidir. Öyle bir devrimcilik ki, insanlıkla taban tabana zıt bir cahiliye sistemini alıp da baş aşağı ediyor ve bunu sanki tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla ve suhuletle gerçekleştiriyor. Halbuki bundan daha küçük ve basit devrimler dahi sözde çağdaş Dünyada milyonlarca cana mal oluyor ve güya devrim yaptıklarını sananlar, eskisinden daha kötü bir sistem getirmiş oluyorlar.Kanlı Bolşevik Devrimini ile Giyotinli Gaddar Fransız İhtilalini ve bunun gibi sözde devrimleri hatırlayın. Nice canlara kıydılar ve getirdikleri sistemin de eskisinden bir beter olduğu çok çabuk zamanda ortaya çıktı. Getirdiği sistem eskisinden daha beter olan kişi asla bir devrimci değildir, olsa olsa deviricidir. Halbuki devrim inkılap demek, devrim kötüden iyiye geçiş demektir.

Bu noktada, şu hususu da net olarak belirtelim,  cahiliye devrinde yaşayan bir insanın statükocu olması ile saadet asrında yaşayan bir insanın statükocu olması arasında “batı ile doğu kadar, siyah ile beyaz kadar, yanlış ile doğru kadar fark vardır.” Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) statükocu bir insan olsaydı, cahiliye devrini yerle bir eder miydi? Edemezdi. Cahiliye sisteminin olduğu yerlerde ve zamanlarda statükocu olmak Müslümana yakışmaz. Müslüman, cahiliye sisteminin ve putçuluğun yaygın olduğu her yerde devrimci bir ruha sahip olmalıdır. Putçuluk denildiğinde de aklı örten her şey anlaşılmalıdır. İslam’dan önceki cahiliye döneminde putçular, akılsız bir şekilde kendi elleriyle şekil verdikleri taşlara ve eşyalara kutsiyet verirler ve hiç düşünmeden ona saygı duyarak taparlardı. Putçuluk bazıları için bir materyal kazanç manasına da geliyordu.  Putlar birer kazanç kapısı olarak da görülüyordu. Putlar o dönemlerde dokunulmazlık kazanan her şeydi.

Günümüzde kapitalizm, liberalizm, emperyalizm, materyalizm, siyonizm, pozitivizm ve benzeri izm’ler birer put’tur ve aklı örtmektedir. Putlar yalnızca bunlar olsa iyi. Daha nice putlar var. Çıplaklık, yaşam tarzı zırvası, hazzı en yükseğe çıkarma saplantısı, serbest piyasa, mülkiyette sınırsız sahiplik, hüküm vermede ilahi kuralları dikkate almama ve bunlar gibi nice putlar aklı örtmektedir. Bunlar dokunulmaz addediliyor. Aynı putlar gibi.

Evet, günümüzde aklı örten bu putlar birer statüko olarak ortada durmaktadır. Kim dokunabiliyor kapitalizme, kim söz söyleyebiliyor liberalizme, kim yan gözle bakabiliyor pozitivizme.

Ey Müslüman, bu putlar karşısında devrimci bir ruha sahip değilsen Müslümanlığını kontrol et. Belki de Müslüman bile değilsin. Belki de Müslümansın, ancak zayıf bir Müslümansın.

Bu noktada şu Hadis-i Şerif’i hatırladım. Sizlere de hatırlatayım: “Sizden herhangi biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin. Eğer buna güç yetiremezse diliyle değiştirsin. Buna da güç yetiremezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf mertebesidir.”

Evet, sözü çok mu uzattım ve kafanızı çok mu karıştırdım.

Esasında şunu söylemek istiyorum: “Sizi bilmem, ben günümüzdeki durum itibariyle statükocu değilim.” Vesselam.

Ahmet SANDAL