AYAĞA KALK VE UYAN!

Ben, insanları ve cinleri, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Zariyat 56 Ekolojik dengeyi bozmadan, sorumluluklarını yerine getirmek ve varlığını fıtri doğrularla idame ettirmek doğrultusunda tüm canlılar bir yaratılış gayesi ile yaratılmışlardır. Bu canlılar âleminde bazen “esfel is sefilin” bazen de “eşref il mahlûkat” derecesine düşebilen/yükselebilen değişken canlı vardır ki işte O’na insan denilmektedir.
Yaratılış gayesine bağlı olarak bir sınavdan geçen insanoğlu, bu sınavda hayvani değerlerini ön plana çıkararak “Âdem”, insani vasıflarını zirveye taşıyarak ta “Adam” vasfını alabilen bu mahlûk; hayat denilen insanlık tarihinde birçok değişimlerle yıkım, kıyım ve dirilişlere sebep olarak sınav vermiş ve hala vermeye devam etmektedir.
Bedenimin uykuyla sevişmesine fırsat bulmadan rüyalara tutsak bir âleme dalmıştım ki ani bir dürtü ile uyandım. Bedenimin derinliklerinden gelen bir ses bana “Ömür sermayesi buz misali eriyip giden ey insan. Kalk ve uyar.” diyordu. Tıpkı Allah’ın terbiyesi üzere doğrulan ve hayatını bu adayışla sürdüren Peygamberin yaptığı gibi.
Kaos, savaş, zulüm, fuhuş ve adaletsizliğin zirve yaptığı bir toplumda erdemli insan olmanın verdiği sorumluluk içerisinde çözüm bulma derdinde olan peygamber özlemle doğruları bulma ümidiyle kendine sığınacak bir yer yani hira arıyordu.
Arayış içerisinde, insan gözünden uzak, tenha ve sessiz bir mağarada arayışının çabası sonucu Hira’sını bulur. Toplum hayatından, söylemlerinden usandığı zamanlarda kötülüklerden uzaklaşmak

-soyutlanıp yalnızlaştırmak değil sorgulama ve yeterlilik adına donanımla yüklenme- için burayı mesken edinince bir süre sonra bilinçaltında özlemle beklediği vahiy elçisi ile karşılaşır. Elçiden duyduğu, yaşadığı toplumdaki söylemlerden farklı ve yabancı sözler karşısında korkmaya başlar. Çünkü Elçi O’na durmadan “oku” diyordu. O ise anlamıyor, şaşkınlık ve korku ile hala “okuma bilmiyorum” diyordu. Ta ki okumadan kasıt; yazılı bir şeyi değil kendini, toplumu, kâinatı yani hayatı oku dediğini anlayıncaya kadar.

Korku ve telaş içerisinde, dünyadaki en büyük destekçisi, huzur yuvasının sahibesi eşinin yanına varır ve “Korkuyorum ki bana zarar gelecek. Beni örtün.” derken Eşi, “Biliyorum ki, Sen iyi bir insansın ve Allah sana zarar vermez.” der.
Durumu o zamanın bilge kişisi Varaka bin Nefel’e arz eder. Varaka şunları söyler; “Sana gelen elçidir ve sana bir görev addedilecektir. Sana bu görev verildiğinde, halkın seni yurdundan çıkardığında keşke sağ olsam ve engel olmaya çalışabilsem” dediğinde “Toplumum bana bunu da mı yapacak” diye hayretini sergileyen peygambere Varaka’nın cevabı “ Hiçbir uyarıcı ve müjdeleyici gelmemiştir ki toplumu O’na bunu yapmış olmasın” diyerek sorumluluğun yükümlülüğünü izah etmiştir.
Bu idrak ve bilinç ile Tefekkür okyanusunda yüzmek, gelecek dalga ve darbelerine karşı mukavemet kazanmak ve kötülerin dünyasında
kötülüklere kendini kapatmak gayesiyle “Beni örtün.” diyerek bir devri kapatıp bir devri açacak devrimi gerçekleştirecek Ashab-ı Keyf uykusuna yatar. İşte bildik ve bilinen gerçeklerin yaşandığı, o karanlıkların hüküm sürdüğü dünyaya; bir güneş olarak doğma zamanı geldiğinde yaradan tekrar emrini buyurur. “Ey örtülere bürünen. Kalk ve Uyar”
Bende diyorum ki;
Ey ayakta uyuyan uyanık İnsanlık,
Ey uykudan bedenleri, beyinleri uyuşan Toplumlar,
Ey Her türlü rüzgâr ve tehlikelere açık kapıyı kapatmaya mecal ve azmi kalmamış, tembelliği hayat edinmiş Yığınlar ve halklar yetmez mi artık? Uyan ve kalk değil “Kalk ve uyan artık.” diyorum.
Bu coğrafya, bu ümmet, bu dünya senden ayağa kalkmanı bekliyor. Sen azmetmedikçe, elini taşın altına koyup, ayağa dikilmedikçe olmaz.
Vallahi olmaz. Billahi olmaz. Çünkü rabbimiz böyle buyuruyor. ”Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah o toplumu değiştirmez.”

Haydi değişime, Haydi yeniden dirilişe…