AHMET SANDAL’DAN İNSAN VE TOPLUM ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELER – VII

Pazarcık Havadis Gazetesinde gençlerimize rehberlik sağlamak ve halkımıza görüş ve düşüncülerimi açıklamak için 3-4 yıldır yazıyorum. Maksadımız rıza-ı ilahi’dir. Başka bir beklentimiz ve başka bir niyetimiz yok. Bu hafta bu köşede “Devlet, Millet ve Kamu Yönetimi” üzerine görüş ve düşüncelerimi sundum. Geçmiş haftalarda da “ahlak ve edep, çevre koruma ve çevre kirliliğini önleme ve aile yapımızın ve çocukların korunması ve benzeri başlıklardaki” görüş ve düşüncelerimi sizlere sunmuştum. Haydi hayırlısı.

1-DEVLETİM VE MİLLETİM İÇİN NELER YAPABİLİRİM DİYENLER – DEVLETTEN VE MİLLETTEN NE KAPABİLİRİM DİYENLER

Geçen gün bir arkadaşıma, yeni memurların, yeni kamu görevlilerinin “vermeye değil de, almaya odaklı” olduklarından, “Devletim için ne yapabilirim” kaygısından çok, “nerede daha fazla maaşlı bir iş bulabilirim” kaygısı içinde olduklarından bahsetmiştim. Bu durumun şahsımı, gelecek açısından kaygılandırdığını ifade etmiştim. Genç memurların, genç kamu görevlilerin içinde hiç mi idealist yok? Elbette var. Elbette “Devletine hizmet vermeye odaklı” genç kamu görevlileri var. Sözüm onlar için değil. Ancak, “almaya odaklı kamu görevlisi tipi yeni nesiller arasında çok bulunduğu için eleştirim bunlar üzerinedir.”

Tabi, şimdi okuyucularım, genç kamu görevlilerinin “vermeye değil de, almaya odaklı” olduklarını sonucuna nasıl vardığımı merak edebilirler. Hemen açıklayayım. Önce, yaşadığım bir olayı anlatmakla başlayayım. Bundan birkaç sene önceydi. Çalıştığım Bakanlığa yeni eleman alındı. Yeni alınan elemanlarla, hasbelkader karşılaştığımız ortamlarda, kendilerine, “Bakanlığımız şu şu mevzuatları var, bunlara çalışın, bunları öğrenin diye safça tavsiyelerde bulunuyordum”. Baktım, bir çoğu tavsiyelerimi dinlemiyor bile. Kendi kendime sordum, “acaba, bir yanlışlık mı yapıyorum. Arkadaşları çok mu sıkıyordum.” Sonra, işin rengi anlaşıldı. Öğüt verdiğim bir genç kamu görevlisi: “Abi, sen niye bu mevzuata çalış diyorsun ki, ben burada çalışmayacağım ki, daha yüksek maaş veren yerler var. O görevlerin peşindeyim. Bu mevzuatı öğrenip de ne yapacağım” demez mi? Evet, işe giren birçok yeni personel, hangi kamu kurumunda olursa olsun, kulaklarını kabartmış, yüksek maaşlı başka kamu kurumlarının sınavlarının peşinde. Kısacası, “almaya odaklanmışlar, vermeye değil.” Nitekim yüksek maaşlı görevlere kaçabilenler kaçıyor. Kaçamayanlar da, kaçmak için plan kuruyorlar. Yani, onlar da, Kurumun mevzuatını öğrenmek ve Devlete hizmet vermek derdinde değiller. Tabi, burada kesinlikle bir genelleme yapmıyorum. Hepsinin değil, birçok yeni memurun, birçok kamu görevlisinin bu şekilde düşündüğünü, “vermeye değil, almaya odaklı” olduğunu müşahede ediyorum.

Kamu görevlerindeki sırf gençler mi, “almaya odaklı?” Eski memurlar, yaşlı kamu görevlileri “çok mu idealist?” Asla böyle bir sonuca varmam! Onların içerisinde de, “almaya odaklılar çoğunlukta”. Eskileri tartışmanın bir mânâsı yok. Mühim olan gençlerdir. Eskileri değiştirmenin mümkünatı da yok. Gençleri eğitebilirsek ve “Devlete, Millete hizmet vermeye odaklı” bir nesil yetiştirebilirsek, ne mutlu Bize.

Yazımın konusu, “almaya ya da vermeye odaklılık” olunca, biraz bu husus üzerinde yoğunlaşmak istedim. Düşününce, “bazı hayvanların vermeye, bazı hayvanların da almaya odaklı” oldukları sonucuna vardım. Mesela, keçi, koyun, inek, at, eşek, arı, ipek böceği ve benzeri hayvanların, Allah (cc) tarafından “vermeye odaklı” özellikte yaratıldıklarını fark ettim. Kaplan, aslan, kurt, tilki, sırtlan, çakal ve benzeri hayvanların da “almaya odaklı” özellikte yaratıldığını düşündüm.

Teşbihte hata olmasın, bazı İnsanlar huy, ahlak, karakter ve zihniyet olarak “vermeye odaklıdır.” Bu insanlar, keçi, koyun, inek, at, eşek, arı, ipek böceği ve benzeri hayvanlar gibi İnsanlığa hep faydalı olmuşlardır. Yine teşbihte hata olmasın, bazı İnsanlar da, huy, ahlak, karakter ve zihniyet olarak “almaya odaklıdır.” Bu insanlar da, kaplan, aslan, kurt, tilki, sırtlan, çakal ve benzeri hayvanların grubuna girerek İnsanlığa zararlı olmuşlardır. Birinci kısımdaki İnsanlara, “hasbi İnsanlar” denilir. İkinci kısımdakilere de “hesabi İnsanlar” denilir.

Şimdi, yukarıdaki bu teşbihime bazı hayvanseverler kızabilir ve “niye kaplan, aslan, kurt, tilki, sırtlan, çakal ve benzeri hayvanları zararlı gruba soktunuz. Onlar kendi hayatını yaşıyorlar. Kime ne zararı var” diyebilirler. Hatta, bu hayvanların da derilerinden ve başka organlarından insanlar faydalanmıyor mu? Doğrudur. Bu hayvanlar dahi, esasında İnsanlığa zararlı değildir. Elbette, faydalıdır. Ben yalnızca bir teşbihte bulundum. Esasında, menfaatçi ve almaya odaklı insanlar, haksız yere vurup kırarak başkasının haklarını gasp ediyorlarsa, “elbette tüm hayvanlardan da daha aşağı bir derekededir.” Allah (cc) muhafaza buyursun.

Esasında, konu dönüp dolaşıp şu iki tip insana dayanıyor: “Devletim, Milletim için neler yapabilirim diyenler, Devletten, Milletten ne kapabilirim diyenler!” Allah (cc) Bizleri birinci kısımdaki İnsanlardan eylesin. Amin.

Yazımın bu noktasında şunu ifade etmeliyim. “Almaya ya da vermeye odaklı olmak, bir idealizm ya da idealsizlik meselesidir. Gençlikle ya da yaşlılıkla alakası yoktur.” Buna rağmen, yeni nesil kamu görevlileri arasında almaya odaklılık daha fazla müşahede edilmektedir. Yeni nesil memurlar işe girdiği andan itibaren, hemen kendisini Kuruma adapte etmiyor ve yüksek maaşlı kamu kurumlarına göz dikiyor. Bunda kamu kurumları arasında ücret farklılıklarının ve ücret uçurumlarının fazla olmasının, elbette büyük payı vardır”. Belki de sorun “sistem sorunudur.” (Sistem sorunu deyince durmak gerek. Almaya ya da vermeye odaklı olmak konusu, aile, okul ve toplum üçgeninde sorgulanmalıdır. Araştırmacılara görev düşüyor.)

2- İDEAL YÖNETİM ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM

İnsanların topluluk halinde yaşadığı her yerde yönetim vardır. Bu bakış açısıyla, teknolojiden ve modern araç-gereçlerden uzak, tabi bir hayat süren bir kabilede de yönetim vardır.

En yüksek teknolojiye sahip en modern araç-gereçlerle donatılmış cemiyetlerde de yönetim vardır. Bırakın insan topluluklarını hayvan toplulukları arasında da yönetim vardır. Allah’ın izniyle bal yapan arılar, yuvalarına yem taşıyan karıncalar, göklerde uçuşan kuşlar ve diğer hayvan toplulukları da bir yönetim içerisindedir. Hayvanların başı boş bir şekilde hareket ettiklerini mi sanıyorsunuz? Elbette öyle değil! Öyleyse, bir toplulukta yönetimin mevcut olması, tabii bir durum, yönetimsizlik ise arızi bir hâldir. Elbette, en kötü yönetim bile, yönetimsizlikten iyidir. Bu durumda “ehven-i şerreyn” şeklinde bilinen bir fıkıh kuralı geçerli olur ve “iki kötüden daha az zararlı olanı” seçilir. Yönetimsizlik elbette istenmez. Yönetim istenir. Yönetimin de “kaliteli, iyi, etkin, verimli ve adil” olanı, başka bir ifadeyle, ideal olanı istenir.

Buraya kadar olan bu sözlerime kimsenin itirazının olacağını sanmıyorum. Peki, “ideal bir yönetim” nasıl sağlanacak? Bu yönetimi kim sağlayacak? İşte, soru ve sorunlar bu noktadan sonra başlıyor. Tartışma bundan sonra kızışıyor.

İdeal yönetimin nasıl sağlanacağı üzerine, öncelikle Peygamberler vahy çerçevesinde esaslı ve kapsamlı bir model sundukları gibi, Peygamberlerin izinde yürüyen âlimler de çeşitli görüş ve düşünceler dile getirmişlerdir. İdeal yönetim üzerine yüzlerce cilt kitap yazılmıştır ve hâlen de yazılmaktadır.

İdeal yönetim üzerine acizane görüş ve düşünce serdetmem gerekirse, şu 8 temel hususun bu mânâda önem taşıdığını düşünmekteyim.

1- “İnsana, Allah tarafından bahşedilmiş temel hak ve hürriyetler vardır. Bu temel hak ve hürriyetlere yönetim saygı göstermek zorundadır. Allah’ın hak ve hürriyetlerle donattığı insanın, başkasının hak ve hürriyetlerine zarar vermediği müddetçe, hak ve hürriyetlerinden asla mahrum edilmediği yönetim idealdir.”

2- “Yönetim, kendini koruma konusunda varlığı, kuvvet ve iradesi olana değil, bu varlık, kuvvet ve iradeye sahip olmayanları öncelik vermelidir. Bu nokta itibariyle, çocuklar, yaşlılar, kadınlar, hastalar, fakirler, zavallılar, hayvanlar ve bitkiler öncelikle korunmalıdır. Bunları koruyan yönetim idealdir.”

3- Kamu yöneticileri ve görevlileri, kendisine her fırsatta gözü açıklık ederek başvuranı ve isteyeni değil, ihtiyacı olduğu hâlde, sırf çekindiği ve utandığı için başvurmayanı ve istemeyeni öncelikle bulmalı ve korumalıdır. Bunu sağlayan yönetim idealdir.”

4- “Kamu yöneticilerinde ve görevlilerinde emanet, adalet ve merhamet fikir ve duygusu mutlaka bulunmalıdır. Kamu yöneticisi ve görevlisine, emanet, adalet ve merhamet penceresinden baktıran ve bu minval üzerinde çalıştıran yönetim idealdir. “

5- “Kişisel yarar ile kamu yararı bir iş ve işlemde karşı karşıya geldiğinde, kamu yararı her zaman kişisel yarardan önce gelmelidir. Kişisel yararını önde tutarak, kamu yararını feda eden bir kamu yöneticisi ya da görevlisi bir hainden farksızdır. Kişisel yararını önde tutan kamu yöneticisi ve görevlisini bünyesinde barındırmayan yönetim idealdir.”

6- “İdare, sağlam irade gerektirir. Sağlam iradenin olmadığı yerde, güzel, adil ve doğru bir idarede olmaz. Sağlam iradeli yönetici ve görevli çalıştıran yönetim idealdir.”

7- “Kamu yöneticisi ve görevlisi israftan kaçınmalıdır. Kamu kaynağını emanet görerek özenle ve dikkatle korumalıdır. Tasarrufu esas alan yönetim idealdir.”

8- Kamu yöneticileri ve görevlileri, şikayet ve mazeret üretmemeli. Sorunlara ve şikâyetlere çözüm bulmalıdır. Kamu yöneticileri ve görevlileri sorunun değil, çözümün bir parçası olmalıdır. Sorun çözen yönetim idealdir.”

İdeal yönetim için gerekli olan hususlar elbette bu 8 maddeyle sınırlanamaz. Başka hususlar da, başka esas ve ilkeler de bu mânâda dile getirilebilir. Ancak, bu esas ve ilkelerin temel olabileceğini düşünüyorum. Bu esas ve ilkelerin uygulamada dikkate alınmadığı bir yönetim ideal olmaktan uzaktır. İdeal yönetime kavuşmayı Yüce Allah’tan niyaz ederim.

3- KAMU YÖNETİMİNDE REFORM ŞART

Gazetecilikte meşhur “5 n ve 1 k” diye bir kural vardır. Bu kural, “bir haberde, “ne olmuş, nerede olmuş, ne zaman olmuş, nasıl olmuş, neden olmuş ve kim yapmış” şeklindeki hususların mutlaka belirtilmesi” anlamına gelir. Yoksa haberin verilişinde eksiklik vardır. Şimdi, gelin kamu yönetiminde reform konusuna bu 5 n ve 1 k kuralıyla başlayalım.

Kamu yönetiminde “reform şart.” Bu cümle birinci ve ikinci n’yi birlikte açıklar. Birinci ve ikinci “n” için, genelde hiç kimse itiraz etmez ve hiçbir tartışma yaşanmaz. Bu iki hususta büyük ekseriyetli bir fikir birliği ve uzlaşma vardır. Bu reforma tepeden tırnağa, A’dan Z’ye kamu yönetimi içerisinde yapılmalıdır. Kamu yönetiminin neden yapılacağı konusunda da genelde uzlaşma vardır. Çünkü, kamu yönetimin etkinsiz ve verimsizliği nedeniyle reform yapılması gerektiği açıktır. Reformu kimi yapacağı da tartışmasız kabul edilebilecek bir husustur. Kamu yönetimi reformunu hükümetin yapacağı da açıktır. Burada da bir sorun ve tartışma yoktur. Gel gör ki, geriye kalan 2 n konusunda oldukça müphem ve belirsizlik vardır? Bu reform “nasıl” ve “ne zaman” yapılacak? İşte asıl mesele burada. İşte asıl sıkıntı burada. Nasıl ve ne zaman! İşte müphem olan husus budur.

Bu müphem hususlardan “ne zaman” sorusu da yetkili ve ilgililerin takdirindedir. Bu nedenle üzerinde kafa yormaya gerek yoktur. Bu durumda, yalnız 1 n üzerinde fikir beyan edebilirim. O da “nasıl” sorusu üzerinedir. Kamu yönetiminde reform nasıl yapmalı sorusu üzerine uzun uzun açıklamalar yapmak mümkündür. Bu yazıda uzun uzun açıklamalar yerine, kamu yönetiminde reformun 4 alanda yapılması üzerinde duracağım.

Kamu yönetimindeki reformun bir çok alanı kapsaması gerektiği elbette düşünülebilir. Ancak, genelde şu 4 alanı mutlaka kapsaması gerektiğini üzerinde büyük oranda fikir birliği olduğunu düşünüyorum.

Kamu yönetiminde reformun gerçekleştirilmesi gerektiği 4 alan şahsî görüşüme göre şunlardır. 1- Kamu yönetimindeki organizasyon ve teşkilatlanmada dikey yapılanma yerine yatay yapılanma esas alınmalıdır. 2- Merkezden yönetim yerine yerinden yönetim sistemi getirilmelidir. 3- Çalışanlar performanslarına göre değerlendirilmelidir. 4- Çalışanlar arasında eşit işe eşit ücret sistemi esas alınmalıdır.

Kamu yönetimindeki reformun, esasta bu dört alanda olması gerektiğini düşünüyorum. Dikkat edilirse, alanların ilk ikisi, genel mahiyette, yani organizasyon ve teşkilat yapısı üzerine, diğer iki ise özel mahiyette, yani insan kaynakları üzerinedir.

Bu reformların kısa açıklamalarını yapmak gerekirse, şu görüşlerimi ifade edebilirim. Dikey örgütlenme, iş ve zaman kaybına neden olan bir örgütlenmedir. Bir işlemin ikmal edilebilmesi için, memur, şef, şube müdürü, daire başkanı, genel müdür yardımcısı, genel müdür, müsteşar yardımcısı ve müsteşar şeklinde sekiz aşama gerektiriyorsa, bu dikey bir örgütlenmedir. Bu sekiz aşama yerine belki de, iki aşama bile yeterli olacaktır. Dikey örgütlenmede hiyerarşik konum öne çıkar. Yatay örgütlenmede ise iş bölümü ve etkinlik öne çıkar. Merkezden yönetim ve yerinden yönetim noktasında ise şu görüşümü ifade etmek istiyorum. Merkezden yönetim güçlerin tek elde ve tek merkezde toplanmasıdır. Yerinden yönetim ise, hizmetin etkin ve pratik şekilde tabana doğru yayılmasıdır. Bu genel mahiyetteki reformların yanında, kamu yönetiminde çalışanların etkinliğini sağlamak üzere, performans kriterleri getirilmeli ve bu performansı gösteren ile göstermeyen personel arasında değerlendirme farkı olmalıdır. Performansı yüksek olana daha fazla ücret ödenebilmelidir. Eşit işe eşit ücret konusu da tarife ihtiyaç göstermeyecek derecede açıktır. Bir işi memur yapıyorsa farklı ücret, işçi yapıyorsa farklı ücret alması kabul edilemez. Önemli olan işi yapanın unvanı ve statüsü değildir. Önemli olan işin kendisidir.

Kamu yönetimi mevcut hâliyle etkin ve verimli bir şekilde işleyemez. Kamu yönetiminde reform, özellikle yukarıda belirttiğim 4 alanda şarttır. Kamu yönetiminde bu reformun bir an önce sağlanmasını dilerim.

4- BAŞKANLIK SİSTEMİ NEDİR NE DEĞİLDİR

Geçmiş yıllarda Anayasa paketiyle ilgili halk oylaması geride kaldı. Aylarca bunun tartışması sürdü. Çok şükür bu tartışmalar bitti. Milletimizin sağduyusu her zamanki gibi yine galip geldi. Sandıktan çıkan sonuç her zaman makbuldür. Daha sonra yeni bir tartışma başladı. Bu tartışma, “Başkanlık sisteminin Ülkemizde uygulanabilir olup olmadığı” üzerineydi. Çünkü, o yıllardaki mevcut iktidarın hedefi “başkanlık sistemidir” diyenlerin adedi, en son anayasa referandumundan sonra daha da arttı. Tartışma alevlendi. O tartışma ortamı geride kaldı. Ve Ülkemizde “Başkanlık Sisteminin Uygulanmasına” 24 Haziran 2018 seçimlerinden sonra fiilen başlandı.

Başkanlık Sistemine fiilen geçilmiş olsa da bazı hususlarda halen tereddüt ve tartışma var. Şunu belirtmekte fayda vardır. Esasında, bu tartışmalar çok faydalıdır.

Ancak Başkanlık Sistemine körü körüne karşı olmamak gerekir. Eski yıllardan hatırlarım. Başkanlık sistemi Ülkemizde ne zaman gündeme gelse birileri eski kafalı anlayışla ve düz mantıkla “Bu Sisteme karşı” olurdu.

Bu yazımı kaleme aldığım anlarda, üniversite yıllarındaki ve master yaptığım dönemdeki hocalarım aklıma gelidi. Anayasa Hukuku derslerine gelen Hocalarımız hepsi de ağız birliği etmişçesine, başkanlık sisteminin şiddetli muhalifleri idi. Söyledikleri tek şey de, “başkanlık sistemi gelirse, Ülkeye tekrar Padişahlık gelir” düz mantığıydı. Sanki, bir anayasa hukuku dersinde değil de, matematik dersindeydik. Hoca sanki 3 ile 5’i çarpıp 15 sayısını net olarak bulduğu gibi, “başkanlık sistemi ile Ülkemizin durumunu çarpıyordu ve eşittir Padişahlık” diyorlardı. Padişahlığın yanına da diktatörlüğü ekliyorlardı. Sanki, Padişahlarımız diktatördü! Yok öyle bir şey. Padişahlarımız da belirli ve hatta sert kurallara tabi olarak görev yapmışlardır. Kimse padişahlarımızın lâyüs’el (sorumsuz) olduklarını sanmasın.

Başkanlık sistemi bir öcü mü? Başkanlık sistemini profesörleri, yazar, çizerleriyle bazıları, neden öcü olarak gösteriyor? İşte bunun uzun uzun sorgulanması gerekir. Bir tarafta mevcut bir sistem var. Başta ABD olmak üzere, Amerika kıtasındaki birçok Ülkede uygulanıyor. Bu sistemin yarı başkanlık dedikleri ikinci bir modeli var ki, Fransa’da ve bazı başka Ülkelerde uygulanıyor. Bu Ülkelerde uygulanan sistem neden “bizde uygulanamaz” olarak gösterilmeye çalışılıyor? İşte bu sorunun cevabı çok önemli. Bu sorunun cevabı çok da zor değil. Başkanlık sistemine karşı olanlar, “millete güvensizlik duyanlardır”.

Esasında bu konu, “her türlü öcü ve korkutmalardan uzak bağımsız bir şekilde tartışılmalıdır.” Hernekadar Başkanlık Sisteminin uygulanmasına yeni geçişilmiş ve halk vakit geçtikçe sistemi bizzat yaşayarak anlayacak olsa da halka bu sistemi tanıtmak ve anlatmak gereklidir.

İşte bu hususta kısa bir bilgi.

Başkanlık sistemi, icra (yürütme) ve teşri (yasama) gücünü oluşturacak kişilerin doğrudan halk tarafından ve ayrı ayrı seçimlerle işbaşına getirildiği ve bu iki gücün birbirinden tamamen bağımsız işlediği bir yönetim modelidir. Parlamenter sistemde ise genel yönetim için bir seçim yapılarak, bu seçim sonucunda parlamento içerisinden bir hükümet çıkarılmaya çalışılmaktadır. Cumhurbaşkanı da yine bu parlamento içinden seçilmektedir. Parlamenter sistemde yasama ve yürütme ilişkileri birbirinin içerisine girmiş olup netlik yoktur. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanına meclisin seçimlerini yenileme yetkisi bile tanınmıştır. Halbuki başkanlık sisteminde, başkanı parlamento değil doğrudan halk seçiyor. Bu modelde hükümetin kurulamaması diye bir problem de yoktur. Başkanlık sisteminde yürütme yasamayı feshedemez. Yasama da yürütmeyi fesh edemez. Her ikisi de birbirlerinin yetki alanlarına giremez. Neticede bu sistemde yasama ve yürütme her ikisi de gücünü doğrudan halktan aldıkları için kuvvetli bir konumdadır.

Yukarıda açıklandığı gibi başkanlık sistemi demokratik bir modeldir ve “asla öcü değildir”. Başkanlık sistemine diktatörlüğe neden olur diye karşı çıkmak, yukarıda açıklandığı üzere güçlü bir meclisin varlığı karşısında ne kadar doğrudur? İşte bunun izahı gereklidir. Görüldüğü üzere, yasama da güçlüdür, yürütme de güçlüdür. Bu iki güç birbirini dengelemiştir. Başkanlık sisteminin dünyadaki uygulamalarında meclis, başkanın bazı karar ve harcamaları üzerinde yetki sahibi olduğu için, başkan meclisin gölgesinde kalabilmektedir. Bu gerçekler ortada iken, başkanlık sistemi diktatörlüğe yol açacak demek çok da anlamlı gelmiyor.

Milletimiz için “Başkanlık Sistemi hayırlı ve uğurlu olsun.”

5- MİLLETVEKİLİ YA DA BELEDİYE BAŞKANI OLMAK ÖNEMLİ DEĞİL

Milletvekilliği ya da Milletin Temsilciliği her Ülkede kendi şartları içerisinde saygın ve değerli bir görevdir. Bu görevi hakkıyla yapan ve kamu yararı için çalışan her vekili, her temsilciyi bu mânâda tebrik ederim. Ülkemiz şartları içerisinde de Milletvekilliği çok kimsenin hâyalini kurduğu bir görevdir. Bu görevin bu saygınlığı ve değeri yanında, dünyevi olarak düşündüğümüzde “tatlı mı tatlı bir görevdir”. Bir laf var ya: “Tadından yenmez.” Aynı onun gibi. Tatlı görev Milletvekilliği için, ne vakit seçimler gündeme gelse Ülkemizde adeta büyük bir mücadele yaşanıyor.

2018 yılında Milletvekilliği mücadelesi yaşandı bu Ülkede. İnşallah gelecek yıl da Belediye Başkanlığı seçimleri için mücadele başlayacak. Hayırlısı olsun. İnşallah hayırlı hizmetler verecekler kazansın.

Bu yazıda esas demek istediğim bu değil. Dünyevi olarak tatlı olan bu görevler, eğer hakkı verilmezse ve gerektiği gibi çalışılmazsa, uhrevi olarak büyük mesuliyet getirir. Asıl budur önemli olan. İşte bu noktayı düşünen insan Milletvekilliğine ya da Belediye Başkanlığına değil, ondan sonraki mesuliyete bakar ve ona göre davranır, ondan dolayı ciddiyetle çalışır.

Evet, yakında Belediye Başkanlığı için aday listeleri belli olacak. Heyecan artarak devam ediyor. Belediye Başkanı olmak için aday listelerine girmeyi planlayanlar heyecan yaşarken, Ülkemizin ve tüm Dünyada bildik ve acı dolu, hüzün dolu olaylar da yaşanmaya devam ediyor. İşte önemli olan Milletvekili olmak ya da Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanmak değil, Ülkemizde ve Dünya’da yaşanan hüzün ve acı dolu olaylara çözüm bulmaktır ya da çözüm bulmaya çalışmaktır. İşte bu seçim atmosferinde her taraf toz duman iken, buna dikkat çekmeyi önemsedim ve bundan dolayı bu yazıyı kaleme aldım.

Ülkemizde ve Ülkemiz dışında bizi etkileyen ve hüzne boğan olayların neler olduğunu az-çok biliyoruz. Şimdi bunların kısa bir listesini bir bir sıralayacağım ve bu kara tabloluk olayları dikkatlere sunacağım. Bu kara tabloluk hadiseler durmak bilmiyor. Asıl mesele Milletvekili seçilmek ya da Belediye Başkanı olmak değil, asıl mesele bu olayları durdurmaktır. Ya da durdurmak için canla başla çalışmaktır.

İşte demek istediklerim şunlar. İşte dikkat çekmek istediklerim bunlar.

1-Tüm Ülke yakın zamanda başlayacak Belediye Başkanlığı seçim atmosferindeyken, trafik kazaları yine yurdun dört bir yanında can almaya devam ediyordu. Onlarca haberden birisi memleketim Kahramanmaraş’tan da geldi. Habere göre; otobüs kazası oldu ve bazı vatandaşlarımız hayatını kaybetti, bazıları da yaralandı.

2- Tüm Ülke seçim atmosferine doğru yaklaşırken aşırı yağışlar yurdun dört bir yanında sellere ve ölümlere neden oldu. Onlarca haberden birisi yine memleketim Kahramanmaraş’tan geldi. Geçmiş yıllarda da seller olmuştu. Geçmiş yıllardaki sel haberlerinden birisi Erzurum’dan gelmişti. Erzurum’da tek katlı ve kerpiçten yapılmış bir ev, aşırı yağış nedeniyle üzerine istinat duvarının yıkılması sonucu çökmüştü. Bu olayda iki çocuğu ve annesi binanın enkazı altında can vermişti. Çocuklardan birisi daha bir yaşındaydı. Yıkılan evin resimlerine bakıldığında derme çatma olduğu çok açık bir şekilde belli oluyordu.

3- Tüm Ülke seçim atmosferine doğru giderken, şiddet, saldırı, adam öldürme, adam yaralama, hırsızlık ve benzeri kara haberler yurdun dört bir yanında meydana geliyordu. Onlarca haberlerden bazılarını belirtmeye gerek yok. Herkes bu toplumdaki şiddeti görüyor ve duyuyor. Ben burada yalnız şunu belirtmekle yetineyim: Bu Ülkede son 10 yılda 2337 kadın yakın çevresinden ve en başta da kocasından şiddet görerek hayatını kaybetmiştir. Bu Ülke’de kadına ve çocuğa yönelik şiddeti durdurmadan huzur ve güvenlik asla sağlanamaz.

4- Tüm Ülke seçim atmosferine girerken, işsizlik, yoksulluk, çaresizlik, pahalılık, adaletsizlik, gelir dağılımında eşitsizlik ve benzeri sorunlar insanımızın belini bükmeye devam ediyordu. Bunlar için herhangi bir haberden örnek vermeye gerek yok. Bu kara tabloyu milletimiz yıllardan beri bizzat yaşamaktadır.

5- Tüm Ülke seçim atmosferine girerken; terörist İsrail Filistin Topraklarını havadan vuruyordu. İsrail denilen zalim teröristler, hiçbir kurala aldrımadan Filistinlilerin üzerine bomba yağdırıyor. Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de, dünyanın çeşitli yerlerinde ABD’nin ve İsrail’in zulmü devam ediyor.

Bu listeyi uzatmak mümkün. Sizi içerideki ve dışarıdaki bu kara tablo ile fazla karartmak istemem. Dikkat çekmek istediğim yalnızca şudur: Milletvekilliği olmak önemli değil, yukarıdaki kara tabloları beyaz çevirmek önemlidir. Belediye Başkanı olmak önemli değil, bu Milletin hayrına çalışmak ve Milletin acılarını dindirmek, Milletin yüzünü güldürmek önemlidir. Milletvekili ya da Belediye Başkanı olmak önemli değildir, önemli olan masumların koruyucusu ve kimsesizlerin kimsesi olmaktır.

Evet, “İnsan ve Toplum” odaklı yazı serimizde bir yazının daha sonuna geldik. Bu yazı serisi belki de yıllarca sürer. Biz hayatımızı “insan ve toplumun huzur ve selametine adadık.” Bu uğurda yazarken mürekkep de biter, kalem de yorulur, ancak Bizde söz bitmez, Bizde fikir ve düşünce bitmez. Bu hususta fikir ve düşünce kaynağımız Hak’tır. Haydi hayırlısı.

Ahmet SANDAL