AHMET SANDAL’DAN İNSAN VE TOPLUM ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELER –V

Pazarcık Havadis Gazetesinde 4 haftadır “İnsan ve Toplum” başlığı altındaki bu yazı dizisi çerçevesinde size görüş ve düşüncelerimi takdim ediyorum. Geçen haftalar içerisinde, “ahlak, erdem, edep ve yönetimde etik değerler, aile ve çocuklar ile çevre koruma ve çevre kirliliğini önleme” başlıklarıyla yazdık. Geçen haftaki “çevre koruma ve çevre kirliğini önleme” hakkındaki yazımız orta sayfaya sığmadığı için kalan kısımlarını bu hafta yazıyoruz. Evet, bu hafta da “Çevre Koruma ve Çevre Kirliğini Önleme” konusunda yazacağız.

Şimdi, yazı dizimizin kapsamında kaldığımız yerden devam edelim.

1- ÇEVRE KORUMACILIKTA ÖNEMLİ HAKİKATLER

Birinci hakikat, “çevre zorla korunmaz, çevre sevgiyle korunur.” Birçok parkta ya da ormanlık alan kenarlarında, uyarı levhaları üzerinde yazan o meşhur ibareyi siz de görmüşsünüzdür. “Ağacı, yeşili bekçi değil sevgi korur.” Bu ibare basitmiş gibi görünse de içerisinde büyük bir hakikati saklar. Evet, gerçek şu ki, çevre zorla korunmaz, çevre sevgiyle korunur. Çevre korumacılıkta birinci hakikat budur.

Bunu böylece belirledikten sonra, ikinci hakikate geçebiliriz. “Çevre bir emanettir”. Kimin emanetidir? Kime emanettir? Çevre yani, yani toprak, hava, su, ağaç, orman, nehirler, dağlar ve diğer varlıklar hepsi de Allah’ın insanlara bir emanetidir. Bu husus, Kuran-ı Kerim’de, “O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti” şeklinde beyan edilmektedir. (Enam Suresi, 165. ayet) Halife kelimesinin lügat mânâsına baktığımızda, “öncekinin yerine geçen”, “şer’î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber’e (asm) vekil olan zât”, “imam” şeklindeki açıklamalarla karşılaşırız. Bu açıklamalardan çok açık bir şekilde anlaşılacağı üzere, “halife”, bir konuyu, bir görevi ya da bir idareyi yüklenen mânâsındadır. Geniş ve farklı mânâları bulunan bu kelimeye konumuz açısından baktığımızda, “yeryüzünün insanlara emanet olarak bırakıldığı hakikatiyle” karşılaşıyoruz. Çünkü, yeryüzünün halifesi kılındığımıza göre, bir bütün olarak çevre emanetini yüklenmiş bulunuyoruz ve emaneti gereği şekilde muhafaza etmekle mükellefiz. Bu emaneti, gelecek kuşaklara, bizden sonraki nesillere en güzel ve en uygun bir şekilde devretmek zorundayız. Esasında, bu hakikat içinde bir başka hakikat daha vardır. O hakikat de şudur: “Mülk Allah’ındır”. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir.” (Furkan, 2) Öyleyse, hiçbir kimse, tabiattaki nimetlere, yani toprağa, havaya, suya, ağaca ve diğer varlıklara kendi malı, mülkü gözüyle bakamaz.

Üçüncü hakikat, çevre meselelerinin kaynağında, “insanın açgözlülüğü, nimetlere karşı nankörlüğü, yalnızca bugünün düşünüp istikbalini göz ardı etmesi, çevresine karşı kayıtsız kalması” yatmaktadır. Esasında, insanın açgözlülüğü, nimetlere karşı nankörlüğü, geleceğini ciddi mânâda düşünmemesi çevre açısından yanlış olduğu gibi, her açıdan yanlış ve hatalıdır. Bu durumda, çok açık ve altını çizecek şekilde, “nankörlük, açgözlük, düşüncesizlik çevre konusunda yanlış ve hatalı olduğu gibi, her zaman kötüdür” diyerek, bu hata ve yanlıştan uzak durmalıyız.

Dördüncü hakikat, “çok tasarruf ederek, az tüketerek hem cebimizi ve hem de çevremizi koruruz”. Bu hakikati, kapitalizmin alışveriş çılgınlığına kapılanlar, “nereden bulursan bul, harca, nerede olursan ol, tüket” mantığına sahip olanlar pek anlayamazlarsa da, çevre

korumacılıkta geçerli en temel hususlardan birisi “tasarruftur”. Tasarrufun bu cephesi bilhassa gençlerimize anlatılmalıdır. Bu noktada, Kuran-ı Kerim’de belirtilen “israfın haram olduğu” gerçeği tüm zihinlere nakşedilmelidir. Kuran-ı Kerim’de belirtilen bu hususu çevre korumacılıkta ehemmiyetine binaen burada hatırlatıyorum: “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez”. (Araf, 31)

Çevre korumacılıkta beşinci hakikat şudur: “Her canlının korunması gereken bir hakkı vardır”. İster nebat, ister hayvanat olsun herkesin korunması gereken bir hakkı mevcuttur. Bu hakkı tanımak ve ona saygı göstermek gerekmektedir.

Çevre meselelerinin yoğun olarak yaşandığı günümüzde, “çevre korumacılık” lük değil, bilakis hayati bir konudur. Kimse çevre konusuna bigane kalamaz. Bizler de kalmamalıyız. Bu konuyu mutlak surette devamlı ön planda tutmalı ve yaşadığımız dünyada çevre korumacılık alanındaki mesuliyetlerimizin farkında olmalıyız. Çevre korumacılık dediğimizde, sanki çok karmaşık ve içinden çıkılmaz bir konu anlaşılmasın, esasında çevre korumacılık hakikatlere dayandırıldığında muvaffakiyet mutlaktır. Bu hakikatleri yukarıda beş madde hâlinde sıraladık. Bu hakikatleri gönüllere ve zihinlere yerleştirmesini dilerim.

2- KÜRESEL ISINMA MI YOKSA BİR AYETİN TECELLİSİ Mİ?

İnsanlara “çağdaşlık adına yutturulan” bir akım var. Akımın adı, pozitivizm. Bu akım, kaç yüzyıldır dünyaya hakimse, Batı da o yıllar kadar Dünyaya hakimdir. Bu akım kaç yüzyıldır dünyaya egemense, mazlumlar o yıllar boyunca boyun eğmektedir Batılılara. Nedir bu pozitivizm? Özet olarak belirtelim yeter: Pozitivizm, insanın kısır aklını yüceleştiren, akıldan başka bir rehber tanımayan ve bu doğrultuda, bilim kılıfı içinde materyalizme ve Batılılara hizmet eden bir akımdır. Pozitivistler, “insan-doğa ilişkilerinde oldukça taraflı davranırlar, konunun ilahi boyutunu hep göz ardı ederler, insanları kavramlarla, kuramlarla kandırmayı amaçlarlar. Dünyadaki bilime, yönetime, kültür-sanata ve diğer alanlara halen de egemen olan bu akıma neden değindim? Son zamanlarda, pozitivistlerce ortaya atılan şu Küresel Isınma konusu nedeniyle değindim.

Evet ortada bir sorun var. Adına küresel ısınma denilen bir sorun. Nedir küresel ısınma? Küresel ısınma, Dünyadaki ortalama sıcaklıkların yıllar içinde düzenli olarak artış göstermesidir. Hangi yıllar içinde? Son yüzelli yıl içinde. Şimdi hoppala demek lazım. Dünya milyarlarca yıl önce yaratılmıştır. Milyarlarca yıldan beri var olan dünyada son yüzelli yılın sözü mü olur? Haydi oldu diyelim. Dünyamız ısındığı için, küresel boyutta kuraklık baş gösterecek, buzullar eriyecek, çölleşme her tarafı saracak, dünyayı sular basacak vb küresel felaketler ortaya çıkacak. Haydi bunları da kabul edelim ve tedbirler alınması gerektiğini düşünelim. Peki çözüm yolu nedir? Pozitivizmin temsilcileri tarafından çözüm yolu olarak sunulan tedbir, “sera gazı etkisi yapan yakıtların kullanımını yasaklamak” şeklinde kendini gösteriyor. Bu yakıtlar, kömür, petrol vb gibi yenilenmesi mümkün olmayan yakıtlardır. Gelelim işin en can alıcı noktasına. Bu yakıtları ölçüsüzce sanayi ve teknolojinin kullanıma açan ve gerekli tedbirleri düşünmeyen kim? Yine pozitivizm. Yine pozitivizmin ağababaları, yani kapitalistler ve materyalistler.

Ey pozitivizm, Ey materyalizm, Ey kapitalizm adınız batsın sizin. Sonunda onu da yaptınız ve dünyanın başına büyük bir felaketi diktiniz. Dünyayı büyük bir felaketin eşiğine siz getirdiniz. Nasıl mı?

İnsan, pozitivizmin vermiş olduğu sarhoşlukla, pozitivizmin vermiş olduğu sahte güvenle, dünyayı yalnızca kendisinin sandı. Dünyadaki çevre değerlerinin, toprağın, havanın, suyun yalnızca kendisine hizmet etmesi için yaratıldığını düşündü. Diğer canlıların haklarını hiç aklına getirmedi. Halbuki, hayvanlar da, kuşlar da, bitkiler de, ağaçlar da aynı insanlar gibi birer ümmettir (birer topluluktur) ve onların da hakları vardır. Diğer canlılar ekosistem içinde güzel bir uyum sergilerken bu uyumu insan bozdu. Bilinmektedir ki, bitkiler ve hayvanlar ekosistem bütünlüğü içinde görev yaparlar. Örneğin, toprağa düşen bir hayvan leşini diğer hayvanlar sanki bir temizlik görevlisi gibi yerler, tüketirler. Ama insanoğlu öyle değil. İnsanoğlu devamlı kirletir. İnsanoğlu, kendi çıkarları için ormanı keser, nehirleri kirletir. Bu fiilleri o kadar ölçüsüzce işler ki, kendi sonunu hazırladığını, kendi kıyametini çağırdığını bile düşünemez. Bunun adı aymazlıktır, bunun adı ahmaklıktır.

İnsanoğlu, yaratılmışların en şereflisidir ama, aynı zamanda da nankör, düşüncesiz ve bencildir de. İnsanın bencilliğinin, düşüncesizliğinin, nankörlüğünün bir tezahürünü, çok açık ve net bir şekilde, çevreyi, doğayı tahrip etmesinde görmekteyiz. Pozitivizmin, bu bencilliğe, bu nankörlüğe bir tedbiri, bir çözümü var mı? Yok. İnsanoğlunun doğayı tahrip etmesinin en büyük nedeni “doğayı bir emanet olarak görmemesi” değil mi? Pozitivistler, “emanet kavramı”nı hiç dikkate aldı mı, hiç aklına getirdi mi? Hayır. İnsan, bu Dünyayı ve içindeki nimetleri Kur’an-ı Kerim’de emredilen tarzda değerlendirseydi, böyle bir sorun meydana gelir miydi? Kesinlikle gelmezdi.

İşte, küresel ısınma, küresel ısınma diye feryat eden pozitivistlerin bu hususlara da eğilmesi ve bunu da araştırması, bunu da dillendirmesi gerekir. Maalesef, bu yapılmadığı gibi, küresel ısınma kavramı bir şal gibi bütün soruların üzerini örtmektedir. Evet, pozitivistler sorumluluktan kaçmıştır. Küresel ısınma diye bir kavram ortaya atmış, dikkatlere başka yöne çekmiş, kendi sorumluluklarından kaçmıştır. Pozitivistlerin, “küresel ısınmadan biz sorumluyuz” demeleri gerekirken, “küresel ısınmaya bizim yanlış eğitim ve tek taraflı bilim metodumuz neden oldu” demeleri gerekirken, “küresel ısınma” diye bir kavram icat ederek, dikkatleri başka tarafa çekmişlerdir.

Kısacası, pozitivizm sorunun asıl nedenini ve çarelerini tam olarak, tüm boyutlarıyla açıklamıyor. Diğer sorunlarda yaptığının aynısını yapıyor. Küresel ısınma konusunda da ilahi metinlere hiç eğilmiyor. Halbuki eğilseydi, Kur’an’da Rum Suresinin 41. ayetini görecekti. Allah (cc), bu ayette “İnsanların kendi işledikleri sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı sonuçlarını dünyada onlara tattıracaktır” şeklinde buyurmaktadır. Başta pozitivistler olmak üzere herkes bu ayeti derin derin tefekkür etsin bakalım. Hangi sonuca vardınız? İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden, karada ve denizde bozulma çıktı. Çevre kirliliği ne demektir? Toprakta, suda meydana gelen bozulmalardır. Bu bozulmaların sebebi nedir? İnsanın kendi eliyle işlediği yanlışlıklardır. Yani, bu ayet çok açık bir biçimde çevre kirliliğine işaret ediyor. İşaret etmekle kalmıyor. Yanlıştan dönmeleri için, Allah (cc) insana, çevre kirliliğinin bazı sonuçlarını tattıracaktır. Yani, bu bozulmalardan dolayı zarar görecektir insanoğlu. Zarar görmesini siz küresel ısınma diye de özetleyebilirsiniz. Bu zararı siz, kuraklık, çölleşme şeklinde de özetleyebilirsiniz. Kısacası, genel mânâda çevre kirlilikleri özel mânâda ise küresel ısınma dedikleri Kur’an’daki bu ayetin açık bir tezahürü değil mi? Evet, insanoğlu kendi eliyle kendi felaketini hazırlamıştır. Bunu “küresel ısınma” kavramıyla açıklamaya çalışsalar da, konunun asıl boyutunu dikkatlerden uzak tutsalar da, sorunun temelinde Rum Suresi 41. ayette tanımı çizilen “insanlar” vardır. Bu gözden uzak tutulamaz.

Sözün özü, küresel ısınma dedikleri, bir ayetin açık bir tecellisidir.

3-ANIZ YANGINLARINA DUR DİYEN YOK MU?

Çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevreyi tahrip edenlerin engellenmesi üzerine yüzlerce kez yazı yazdım. Bu köşede yayınladım. Bu sorunları en çok da Kahramanmaraş İlimiz ve Pazarcık İlçemiz özelinde yazdım. İlimizde ve İlçemizde atıkların, çöplerin gelişigüzel atılmasından tutun da sokak ortalarında yapılan düğünlerin insanlara vermiş olduğu gürültü kirliğine kadar çeşitli çevre sorunlarını gündeme getirdim. Aksu Nehri kirliliği üzerine çeşitli yazılarım ve ilgilileri göreve çağırışlarım oldu. Anız yangınlarından dolayı yine yetkilileri göreve çağırdım. İşte bu da yine anız yangınlarının önlenmesini konu olan bir yazıdır.

Biz yazmaktan ve ikaz etmekten vazgeçmeyiz. Maalesef, çevreyi tahrip edenler, çevre kirliliğine neden olanlar da duyarsızlıktan ve bildiklerinden vazgeçmiyorlar. Onlar ne kadar duyarsız olursa olsun biz yazmaya devam edeceğiz ve çevre kirliliğine neden olanları ve bu sorunlara duyarsız kalanları eleştireceğiz. Herkes kendisine yakışanı yapar. Bize yakışan yılmadan bıkmadan ve usanmadan sorunları gündeme getirmektir.

Yaz ayları geçti gitti. Hasat mevsimi bitti. Bilinçsiz çiftçiler anız yakmaya devam ediyorlar. Geçen gün Adana taraflarındaydım. Ceyhan Adana arasında neredeyse göz gözü görmüyor ve her yerden dumanlar yükseliyordu. Bilinçsiz çiftçiler ikinci ekimlerini mi yapacak, üçüncü ekimlerini mi yapacak, hemen apar-topar tarlasındaki anızları yakıyorlar ve birkaç gün sonra da toprağına yeni ürün ekme telaşındalar. Bu para kazanma hırsıyla anızlarını yakarlarken de doğayı ve ekolojik dengeyi hiç mi hiç düşünmüyorlar. Onlar için varsa yoksa kendi kârları ve yeni bir ürün ekme telaşı var. Halbuki, o tarlayı ateşe verdiklerinde hem hava kirliliğine hem de o anda tarlada bulunan binlerce canlının diri diri yanmasına sebep oluyorlar. Hatta bazen trafik kazalarına ve bu kazalarda vatandaşların ölmelerine ya da yaralanmalarına da sebep oluyorlar. Çünkü yol kenarındaki yanan anız dumanları trafikte seyreden araçların görüş mesafesinin azalmasına ve kazalara neden oluyor. Anızını yakan çiftçinin bunlar umurunda mı?

Anız yangınları neden önlenemiyor? Halbuki yetkililerde bu hususta belirgin hassasiyet ve çaba da var. İlgili Bakanlıkların merkez ve taşra teşkilatı da çalışma yapıyorlar. Anızlarını yakan çiftçilere çevreyi kirlettikleri için takibat da yapılıyor. Gel gör ki, bu takibatlar etkisiz kalıyor. Çünkü, anız yakıldıktan sonra Jandarma ya da diğer ilgili kolluk görevlileri olay mahalline gittiklerinde çoğunlukla kimseyi bulamıyorlar. Tarla sahibi çiftçiyi bulduklarında da anızı büyük ihtimalle kendisi yaktığı halde çiftçi inkar ediyor ve “ben yakmadım” diyor. Aklın yolu birdir: “Anızı çiftçiden başka kim yakar ki?” Bu net gerçeğe rağmen anızı yakan çiftçiye ceza verilemiyor. Çünkü anızı yakan çiftçiye ceza vermek için delil lazım ve ispat lazım. Ancak ispat edilemiyor. Çiftçi belki de “kıs kıs gülüyordur.” Anızı yakıyor, çevreyi tahrip ediyor ve ekolojik dengeyi tahrip ediyor, nice hayvanların (kertenkele, yılan, çekirge, böcek, kelebek gibi nice hayvanların) yanmasına sebep olduğu halde ceza almadan sıvışıp gidiyor.

Anız yakan çiftçiyi cezalandırmak için çeşitli yöntemler düşünülüyor. “Anızı yakan çiftçinin Devletten teşvik ve yardım alması önlensin” deniyor. Olmuyor. Çünkü, bu tedbirin uygulanması zor. “Anızı ben yakmadım, başkası garezle yaktı ve benim Devletten teşvik ve yardım almamı engellediler” diye çiftçiler bahane ileri sürebilirler. “Anız yakan çiftçilerin anızlarını yakmasına gerek olmaması için buğdayı, mısırı yere eşit mesafede kökünden biçen

alet ve ekipmanlar kullandıralım” deniyor. Olmuyor. Çünkü bu aletler pahalı bir maliyeti gerektiriyor. “Anız tarlalarını gece gündüz takip edelim” deniyor. Olmuyor. Uçsuz bucaksız bu kadar geniş alanları nasıl ve kiminle kontrol edeceksiniz. “Çiftçilere eğitim verelim ve bilinçlendirelim” deniyor. Olmuyor. Çünkü anız yakmak çiftçinin kolayına geliyor. Kısacası anız yangınları konusunda ilgili Kurumların yetkilileri çaresiz kalıyor.

Anız yangınları konusunda çiftçileri caydırıcı ve anızlarını yakmaktan büyük ölçüde vazgeçirecek bir çözümü de ben düşündüm ve bunu aşağıdaki paragrafta öneriyorum.

Anızı kimin yaktığına bakmadan, anızı yanmış olan çiftçilere “Anız Yangını Bildirim Zorunluluğu” getirilmelidir. Tarlasında anız yangını olduktan sonra ilgili çiftçi makul bir süre içerisinde (mesela 15 gün içinde) ilgili makamlara (mesela kolluk kuvvetlerine) bunu dilekçeyle bildirmek zorunda olmalıdır. Büyük ihtimalle çiftçiler bunu bildirmekten imtina edeceklerdir. İşte bu imtinadan dolayı cezaya müstehak olurlar. Anız yangınını ilgili yerlere bildirmeyen çiftçilere büyük mali ceza yükümlülüğü getirildiğinde ve bildirim sırasında da bir tutanak düzenlenip ifade alındığında çiftçi için bu tedbirler caydırıcı olacaktır. Bu yazıda bu önerimi bu şekilde kısaca özetledim. Elbette bu tedbirin şekli-şemali ayrıntılı bir şekilde işin uzmanlarınca geliştirilebilir. Bizden önermesi ve tedbiri alacaklar da inşallah bu hususta düşünürler.

Anız yangınlarının özellikle Adana, Mersin, Adıyaman, Şanlıurfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kırşehir, Kayseri ve civarlarında büyük sorun olduğunu gözlemlemiş bir Yazar olarak, bu sorun üzerinde onlarca yazı yazmış bir Yazar olarak, bu hususta başka bir yazı yazmadan sorunun giderildiğini görürüm inşallah.

Not: Maalesef bu yazıyı yazdığım 2015 yılından sonra da “Anız yangınlarının önlenmesi konusunda 3-4 adet daha yazı yazdım ve sorun maalesef devam ediyor.

4- PLASTİK MADDELER SIRF ŞEHİRLERİ DEĞİL, KÖYLERİ DE ESİR ALDI

Hemen belirteyim ki plastik maddeleri hiç sevmem. Hayatta en nefret ettiğim madde plastik maddedir. Ruhsuz, sevimsiz ve alçak bir maddedir plastikler. Altın madeni nasıl ki, asil ve narin ise, bunun en zıttı plastik en alçak ve en sevimsiz bir maddedir. Altın şifadır, plastik zarar ve ziyandır.

Geçtiğimiz yaz aylarında, memleketim Kahramanmaraş Pazarcık’ta iznimi kullanırken, bazı köylerde gördüğüm bir çirkin manzara hoşuma gitmemişti.

Manzaralar hoşa gitmediği gibi, Bizde bir “hayal kırıklığı da meydana getirmişti.” Zira, biz köylere, Allah’ın yarattığı güzel manzaralar ve güzel tabiat değerlerini görmeye gitmiştik. Zaten, şehirlerin çirkin ve beton manzarası yeterince sinirimizi bozuyordu. Köylerde hoş bir sefa sürelim ve gözlerimiz bayram etsin dedik. Ancak, bazı köylerde çöplerin dere ve vadilere gelişigüzel döküldüğünü görmek ruhumuzu incitmişti. Hele şu pet şişeler ve plastik atıklar var ya, o atıkların köylerde bile öbek öbek yığılı olduğunu görmek canımızı sıkmıştı. Karakter ve yapı olarak, “kendi kendime söylenmeyi sevmem”, ancak karşılaştığım aksaklık ve noksanlığı ilgililere bildirmeyi severim. Bu özelliğimi bilen bilir. İşte bu gördüklerimi de yalnızca kendi kendime söylemedim ve ilgililere, yetkililere ulaşacak şekilde yazı ve makaleye dökmüştüm. Bu yazı ve makalem, 14 Ağustos 2010 tarihinde haber46.com.tr’de, 18 Ağustos 2010 tarihinde ise hem de Pazarcık Aksu Haber Gazetesinde yayınlanmıştır.

Bu yazıda, en son olarak, yetkililerin bu hususta bir çözüm bulmaları için; “köylerde oluşan plastik atıklarının tabiattan tekrar uzaklaştırılması için de, bir kampanya düzenlenerek hepsi de toplanıp uzaklaştırılabilir. Bunun için Muhtarlarla işbirliği içinde bir kampanya gereklidir” demiştim. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla, o dönemin Kahramanmaraş Valisi Kahramanmaraş köylerinde 15 Eylül 2010 tarihinde “temizlik kampanyası” başlatmış, kendisini kutlarım. Gerçekten, Sayın Valimizi bir ay öncesinden, yani bu etkinliğin gerçekleştirildiği günlerde, kutlamak isterdim. Ancak, binlerce haber arasından ve şahsımın içinde bulunduğu yoğunluk nedeniyle, bu haber dikkatimi çekmemiş. Biraz önce de belirttiğim gibi, bu etkinlik 1 aydan fazla zaman öncesinden gerçekleştirilmiştir. Ben bugün (22 Eylül 2010 günü) öğrendim. Ve öğrenir öğrenmez de konuyu bir yazıya dökmek için kağıda kaleme sarıldım. (Kağıda kaleme derken artık, yazı yazarken kağıt kalemden çok, klavye, tuşa sarılıyor insan.) Evet, o dönemin Kahramanmaraş Valisinin, Kahramanmaraş köylerinde “temizlik kampanyası” başlatması sevindirici ve mutluluk verici bir gelişme. Bunun yanında, bir Yazar olarak, yazdıklarımızın bir vesile ile hayata geçirilmesi de “mutluluk verici” bir olaydır. İşin şu boyutunu hemen belirteyim. Bu yazıyı yazmak için klavyenin başına geçtiğimde, bir arkadaşım, “Senin haber46.com.tr’deki o yazının ve gazetedeki o makalenin Vali tarafından okunduğu ne belli” dedi. Ben de o arkadaşa; “sözkonusu o yazımın Vali Bey tarafından okunup okunmadığı önemli değil. Benim için önemli olan o temizlik kampanyasının başlatılmış olmasıdır” demiştim. Aynı sözü burada da tekrarlıyorum.

Netice olarak, katı atık ve çöp sorunu Ülkemizin en ciddi çevre problemidir. Bu sorunun hem şehirlerde ve hem de köylerde ciddi bir sorun oluşturduğu açık bir gerçektir. Sözünü ettiğim o yazılarda belirttiğim üzere, Ülkemizde de günlük kişi başına ortalama 1 kg katı atık oluşmaktadır. Bu rakam Ülke nüfusuyla çarpıldığında, çöp miktarı olarak milyon tonlara varan bir rakam oluşmaktadır. Bu miktarın etkili bir şekilde toplanması ve sağlıklı bir şekilde bertaraf edilmesi gerekmektedir.

Ve yazımın başlığında da belirttiğim gibi bu plastik madde illeti, yalnızca şehirler için değil, köyler ve kırsal kesimler için de büyük bir illet olarak orta yerde durmaktadır.

Bilindiği üzere, her hafta “İnsan ve Toplum” üzerine yazıyoruz. Maksadımız bu toplumun özellikle gençlerine rehberlik sağlamak ve yol göstermektir. Hedefimiz gençlerimizi manen ve madden geliştirmek ve huzur, refah ve güvenli bir hayata ulaştırmaktır. Bu uğurda çaba ve çalışma Bizden, takdir, yardım ve inayet Allah’tandır. Zaten yardım ve ihsan içindeyiz. Biz bu yardım ve ihsan ile yazıyor ve anlatıyoruz. Elhamdülillah.

Ahmet SANDAL